Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

365'de 1 Haller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
365'de 1 Haller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çapa derken?

2013/06/21

Güne başladığınız andan itibaren canınızın bir şeyi çok istediğini fark ettiğiniz zamanlar olmuştur. Bir yiyecek olur, bir kişinin varlığı olur, çok çok önceden izlemiş olduğunuz bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkı olur...

İşte böyle bir şey iki gündür yataktan aşağıya adımımı attığımda başıma gelen. Sanki yeni güne uyanmamışım, yorgun aklım yenilenmemiş gibi; Kargo'nun Kaderin Dizaynı şarkısı zihnimde dönüp duruyor. Pek çok kişinin duyduğunda istemsizce başını kaldırdığı bir şarkıdır halen.

Bu yazı ve link belki size de bulaştırır belki bendeki hali.

Tabii sonradan düşünüce, bu durum çapa kavramını da akla getiriyor. Nedir bu çapa?

Duyularımızla algıladığımız uyarımların beynimizdeki etkisi diyebiliriz. Bu ansız bir dokunuş olabileceği gibi duyduğunuz bir melodi ya da hissettiğiniz bir koku da olabilir. Örneğin çok iyi bir arkadaşınızla dışarıda eğlenirken içtiğiniz içkinin tadı, onu kaybettikten sonra size hep o anı hatırlatabilir. En güçlü çapa koku olsa da, anılara ket vuramazsınız.

İnsanların belli davranışlarınıza aşırı tepki vermesi de pekala çapalarla alakalı olabilir. Üzgün bir kişiye gidip de sürekli neyin var demeniz veya omzuna dokunmanız gereğinden şiddetli reaksiyon yaratabileceği gibi; karşınızda tamamen mutlu görünen fakat yan masadaki telefonun melodisini duyduktan sonra yüzü düşen insanlar görmenizi de sağlayabilirler. Zaten kompleks bir varlık olan insanda, çapa kavramı daha da ilginçleştiriyor olayları.

Çapalara fazla takılmamalı, bizleri ilerleyemez halde bırakmalarına izin vermemeli. Satıp kurtulmalı.


Mevsimsel Değişimler - Yaz

2009/06/19


Tatil moduna girdik, blog yazan arkadaşlarımızın çoğu da aynı şekilde kabuklarına çekilip tatilin tadını çıkarıyorlar muhtemelen. Ortalık biraz sakin, yazılar azaldı anlayacağınız. Futboliklerin gözü transferlerde, basketbolseverler halen final serisinin son maçındaki 3. Dünya ülkesi olaylarını tartışıyor. Facebook'dakiler her zaman olduğu gibi test çözüyor, Öykü-Berk Gürman da NTV'ye çıkmaya devam ediyor. Berk Gürman konuştukça daha da itici oluyor. Yekta Kopan ve Burcu Esmersoy'un yeni programı "Yaz Gecesi"nde gördük onları bu kez, sanırım Yekta Kopan kardeşlerin sıkı bir takipçisi. Aklıma başka bir ihtimal gelmiyor. Neyse, Hande Yener yok en azından.

Haberlerde rastlamıştım, lise mezuniyet törenlerine giderken botoks yaptırmak modaymış, mevsimlerden dolayı insanlar gariplikler yapmayı seviyor galiba. Tamam önümüz yaz, "özgür insan okulum yok hey yo" falan da botoks nedir yahu o genç bedene? Var mıdır zararı bilmiyorum da gidişat kötü.

Peki yaz bundan ibaret mi?

Okula gidenler için yaz mevsimi kurtuluş olmaktan çıkalı epey bir zaman geçti. Lise öğrencileri için ÖSS'ye yaklaşılan ve boş geçirilse umutları azaltan dönemleri ifade ediyor artık Yaz. Üniversite öğrencileri de staj veya yaz okulu ile uğraşır oldular. Çalışan kesimde de izin kullanma meselesi Kaf Dağı'nın ardında artık, gideni ucuzuyla yenileme peşinde patronlar. Yani eski yazlar yok gibi. İlkokul bittiği an yaz mevsiminin çekiciliği de gitti sanki. Karnen nasıl, kilo almışsın-vermişsin muhabbetleri, "senin boyun ne kadar da uzamış?" replikleri sıkıcı gelmiştir hep fakat bunların toplamına eklediğimiz eğlenceydi sanırım Yaz. Babanın yüzüne güneş ışığından dolayı tek gözü kısarak bakıp kağıt helva istemekti aslında tam olarak. Eskiden yani. Sonra ne oldu? Disco oldu, bar oldu evet. Baş başa kalmalar ve sessiz sakin yürüyüşler geride kaldı. Belki de biz geri kafalıyız bilemiyorum. Kızlar da büyüdükçe birbirlerinin kopyası olmayı seçtiler. Giyim kuşamdan karaktere kadar hepsi klonlanmış gibiler. Erkeklerde de durum farklı değil, yaz mevsiminden ne anlaşıldığını az çok tahmin edebiliyorsunuzdur...

Halen büyüyüşümüzü ve çevremizdeki değişimleri en iyi anlayabildiğimiz zaman halinde bu mevsim, yeniden başlıyor...

"365'de 1" Haller

2008/12/26


Tüm günün yorgunluğu üzerine bir de Havelka hamlesi gelince bünye yorgun düştü ve gece tekrar uğramam gereken okula yürüyemedi ayaklarım. Buzlu yolda mesafe katetme çabaları başarılı sonuç verince sağ salim eve attım kendimi. Strahd'a selam edemeden, güzel kapağı açamadan bir gün daha geçirdik...

Eldekileri bir kenara atınca televizyonun düğmesine bastım amaçsız, evde sürekli gürültü olmalı diyenlerdenmişim meğer. Televizyon açıldığı an "Enjoy mate!", neler oluyor demeye kalmadan The World is Full of Crashing Bores girer... Morrissey'dir. Üzerimi değiştiremeden dalarım sese, gerçekten başka dünyadan gelen vokalistler olduğuna inanırım bazılarının. Aklımdan geçer hızlıca isimler; Bruce Dickinson, Glenn Danzig, Freddy Mercury, Jeff Buckley ya da bir Rob Halford... Morrissey ise başka. Şarkı sözlerinde klişeye pek takılmayan biriyseniz gayet güzel gelir kulağa... Jeff Buckley yarışabilir onunla karanlık ruh halleri konusunda belki de, yine de başka bir şey var. Konsere dönersek, öyle bir setlist var ki; Irish blood English heart, I have forgiven Jesus, Let me kiss you, Everyday is like sunday... Kırk dakika kadar izleyebildim, ona üzülürüm. Sonlarına ancak yetişebilmiştim belli ki. Yine de o dakikalar yetti yorgunluğumu almaya. Tekrar gelse Türkiye'ye, koşup gitsek, "close your eyes, and think of someone you physically admire" dese, cevaplasak "but then you open your eyes, and you see someone that you physically despise"... Nerelere gitti aklım gece gece. 365 günde bir girebiliyorum bu ruh haline, affınıza sığınarak...