Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

Zor Film Derken?

2009/01/02


Haziran ayının sonlarıydı yanlış hatırlamıyorsam, bir gazetedeki haftanın filmleri tanıtımında geçen cümle dikkatimi çekti; "izlemesi zor olan bir film". Çok garipsemiştim bu cümleyi. "Zor" film ve kitaplarla iç içe kullanılabilecek bir kelime değildi gözümde. Neye göre zor, kime göre zor ve ne anlamda zor? Senaryo mu karışık, diyalog mu fazla, gereğinden fazla mı uzun?...

Genelde sinemadır, kitaptır konuşulmaz arkadaş ortamlarımızda. Kimse çıkıp Nosferatu : Eine Symphonie des Grauens filmindeki "chiaroscuro"dan bahsetmez. Benzer zevklere sahip insanlar da yoktur pek fazla. Merak ettim, sinemaya ilgisi Yüzüklerin Efendisi ve Matrix çizgisindeki arkadaşlarımdan birine anlattım yazıyı. Nedir senin için zor film dediğimde yanıtını tek nefeste verdi, "abi sağ kulağı sol elle tutmaya ne gerek var?"... Zor film örnekleri de Seven Years in Tibet ve Kubrick'in 2001 a Space Odyssey'i oldu. Yavaştan anlaşılmaya başlandı arkadaşın zor kavramı... Bendeki de öylesine bir merak, sinemayla biraz biraz ilgili insanlarla karşılaştığımda sorarım bu soruyu, zor film nedir senin için, anlatırlar ve verdikleri örneklerin içinde genelde Space Odyssey ve The Fountain geçer. Stanley Kubrick tamam, her filmi için bazı etiketler bulabilirsiniz ve Darren Aronofsky'nin ünü Pi ve Requiem for a Dream kurgularından geldiğine insanlar sürekli bir arayış içinde filmlerinde; sahneleri karıştırırlar, kişilerin kim olduğu birbirine girer vs vs... net bir cevap yok haliyle. Bir noktaya varamıyoruz. Yine de insanların zor diye niteledikleri filmleri favori listelerinde üst sıralara koyduklarını da görüyoruz. İzlemek için kendilerini zorladıkları filmlerden zevk alıyor insanlar. Kafalarının içindeki çeşitli senaryoları defalarca değiştirmek zorunda kaldıkları filmlerden haz alıyorlar. Şaşırtılmayı seviyorlar diyeceğim ama tam kelimenin "şaşırtılmak" olduğu noktasında kararsızım...
***
Sonuçta küçük çaplı merak konumu bloga da aktarmak istedim, belki çok daha farklı düşüncelere rastlayabiliriz...

Twilight

2008/12/29



Bir seri daha beyaz perdeye taşındı. Amerikan yazar Stephanie Meyer Twilight serisini kaleme alırken muhtemelen bu kadar ilgi uyandıracağını tahmin etmemiştir. Yüksek satış rakamları ve hızlı tüketim ile gelen serinin yeni kitapları derken; 2005 yılında yazdığı, serinin ilk kitabının beyaz perdeye aktarılışı 2008'i buldu. Ülkemizdeki gösterim tarihi ise -eğer yeni bir erteleme gelmezse- 20 Şubat 2009. Şimdi biraz hikayeden bahsedelim...


Annesi ve babası bir süre önce ayrılmış olan Isabella Swan, birlikte yaşadığı üvey babası ve annesinin yanından ayrılıp bir süreliğine, Forks adında ülkenin belki de en az güneş gören yerleşim biriminde polis şefi olan babasının yanına yerleşir. Yeni bir şehir, yeni yüzler ve yeni bir hayatı beraberinde getirir, belki de daha fazlasını...


Isabella, Forks şehrinde yaşayan, insanlar ile aynı ortamda bulunmaya uyum sağlamış ve kendilerini kontrol edebilen, açlıklarını hayvan kanıyla dindirebilmeyi başarmış olarak tanımlayabileceğimiz Cullen ailesinin bir mensubu olan Edward ile tanışır. Forks'da geçen her gün Bella için bir başka sırrın ortaya çıktığı zaman kesitleri olmuştur. Edward ile yakınlaştıkça aslında hayatından uzaklaşmaktadır fakat ikisi de sonuçları göze almıştır, bir vampir ve bir insanın karşı koyamayacakları bir aşka sürüklendiklerine tanık oluruz. Cullen ailesinin de Bella'yı aileden biri olarak kabul etmesiyle gerçekten farklı bir hikaye çıkar ortaya, vampirler dünyasında bir ölümlü...


Kitaba gayet sadık kalınarak uyarlanan filmde, kitaptaki vurucu diyalog ve monologların çoğuyla yeniden karşılaşıyoruz. Ayrıca vasatın altında kalan Isabella Swan oyunculuğu dışında film yeni bir yıldız kazandırabilir. Harry Potter and the Goblet of Fire'daki Cedric rolüyle akıllarda kalan Robert Pattinson, Edward Cullen rolüyle, beyaz perdeye yeni bir buz adam geldiğinin sinyallerini veriyor. 1986 doğumlu İngiliz aktör yıllar geçtikçe adından çok daha fazla söz ettirecek.


Son olarak diğer kitapların da film haklarının satın alındığını belirtmekte fayda var. Bütçesine göre gayet güzel iş çıkaran Twilight, daha uzun yıllar önümüze sunulacak gibi.

"365'de 1" Haller

2008/12/26


Tüm günün yorgunluğu üzerine bir de Havelka hamlesi gelince bünye yorgun düştü ve gece tekrar uğramam gereken okula yürüyemedi ayaklarım. Buzlu yolda mesafe katetme çabaları başarılı sonuç verince sağ salim eve attım kendimi. Strahd'a selam edemeden, güzel kapağı açamadan bir gün daha geçirdik...

Eldekileri bir kenara atınca televizyonun düğmesine bastım amaçsız, evde sürekli gürültü olmalı diyenlerdenmişim meğer. Televizyon açıldığı an "Enjoy mate!", neler oluyor demeye kalmadan The World is Full of Crashing Bores girer... Morrissey'dir. Üzerimi değiştiremeden dalarım sese, gerçekten başka dünyadan gelen vokalistler olduğuna inanırım bazılarının. Aklımdan geçer hızlıca isimler; Bruce Dickinson, Glenn Danzig, Freddy Mercury, Jeff Buckley ya da bir Rob Halford... Morrissey ise başka. Şarkı sözlerinde klişeye pek takılmayan biriyseniz gayet güzel gelir kulağa... Jeff Buckley yarışabilir onunla karanlık ruh halleri konusunda belki de, yine de başka bir şey var. Konsere dönersek, öyle bir setlist var ki; Irish blood English heart, I have forgiven Jesus, Let me kiss you, Everyday is like sunday... Kırk dakika kadar izleyebildim, ona üzülürüm. Sonlarına ancak yetişebilmiştim belli ki. Yine de o dakikalar yetti yorgunluğumu almaya. Tekrar gelse Türkiye'ye, koşup gitsek, "close your eyes, and think of someone you physically admire" dese, cevaplasak "but then you open your eyes, and you see someone that you physically despise"... Nerelere gitti aklım gece gece. 365 günde bir girebiliyorum bu ruh haline, affınıza sığınarak...

Burçlar ve "Burçsal"lar

2008/12/23


Akşamın bombası Cansu'dan, "Baha ya senin yükselenin ne?".... Selamın ardından bu soruyu almak konfüze etmedi değil lakin cevabını bilmediğimden pek de ilgi çekici bir soru değildi hani... Kurtuluş yok tabi, ben de biraz katkıda bulunarak yükselen burcumu nasıl öğrenebileceğimi sorduğumda, içinde doğum saati geçen bir cümlenin sonundaki soru işareti belirdi ekranda, söyledim saati ve diyalog giriş bölümünü aştı...

Oğlakmışım... Kahretsin ki ne anlama geldiğini bilmiyorum, bir akrep ve bir oğlak var, biri yükselenim, oğlak yükselenim olmalı... Evet yükselenim oğlak, artık biliyorum!

Aslında burçlar ve fallarla aram o kadar da kötü değil, Erdek'de kumsalda otururken her gelen über bakla falcısının anlattığı iki kez evlenip üçer çocuk sahibi olacağımız hikayeler de halen aklımda. Kahve yudumladığım nadir anlarda ortamda beliren "aa falına bakalım kapat!" kişileri ile de karşılaşmadım değil. Onlar da sürekli yollar ve bir kapı çıkarırlar sohbetin kıyısına, merkezine de bir hayvanı oturturlar. Kedi, kuzu, leylek, hatırlayamıyorum... Muhtemelen hepsinin farklı anlamları vardır bilmediğim.

Burçların bazı insanların psikolojisine nasıl etki ettiğini anlamam ise lise hayatımın ortalarına denk gelir. Yeni tanıştığım bir kızdan gelen "Ne!! Akrepmisin?!" repliği halen o anki şiddetiyle aklımda, ne menem şey anlamasam da kendimi kötü hissetmiştim nedensiz. Etkiye tepki durumları netteki bilimum astroloji sitelerinde vardır, eve koşup emektar 56k'mızı bağladık, okuduk... Kıza hak vermiştim. Tüm sitelerde yazanlar da birbirinin kopyası sanki, bir tane iyi huyu olmaz mı bu burcun, olmazmış...

Gel zaman git zaman burçlarla alakalı kızlardan uzak durmuştum çok iyi hatırlarım, nasıl işlemişse bilinçaltıma artık. Bu vesile ile öğrenmiştim akrep nedir, ne değildir. Bugün de yükselenim oğlak burcunun akrep burcunu dengelediğini öğrendim. Neye yarar bilinmez...

Ásbyrgi

2008/12/19


İzlanda battı.. Kaça verirler burayı acaba?..
Kanyonun tümü değil, sadece bir bölümü bile yeterli. Leyleği havada gören insanın dahi ömrü bu diyarın güzelliklerinin tümünü görmeye yetmez herhalde...

The Day the Earth Stood Still - Dünyanın Durduğu Gün

2008/12/13


İlk çekimi 1951 yılını gösteren filmin en büyük artısı yönetmenlik koltuğundaki Scott Derrickson. Bunun dışında -belki de yönetmenlik açısından dahi- eski filmin gerisinde kalmış yeni nesil Dünyanın Durduğu Gün.. Kötü bir film olduğundan bahsedemeyiz fakat senaryodaki kopukluklar bazen "ee, neydi ki bu şimdi?" diyerek sağa sola döndürüyor başınızı. Biraz hikayeden bahsedelim...

Uzaylı istilasına karşı Keanu Reeves'in ahaliyi uyandırma çabalarını izliyoruz yaklaşık 100 dakika boyunca. Filmdeki kasvetli ve karanlık hava bazen Call of Cthulhu okuyormuş hissi uyandırıyor ya da ben mitonun içine şu sıralar biraz fazla girdim. Biraz kopmuşken Jennifer Connely'nin çok güzel bir kadın olduğunu da belirtelim. Film onun için dahi izlenebilir.. Yazımıza dönüp filmin iyi yönlerine şöyle bir bakarsak izleyiciyi sıkmaması ve mesajını güzel bir şekilde vermesi aklımıza gelen ilk detaylar. Wall-e'yi izlemiş olanlar filmden sıkılabilir mesajın benzerliği bakımından, burası da spoiler nitelikli. Film hakkında yazabileceklerim şimdilik bu kadar..

Bir başka nokta da Matrix üçlemesi, Constantine derken Keanu Reeves'in yine dünyayı kurtaran adam rolünü oynaması.

Şöyle Oldu Böyle Oldu - 4


Bayram tatili ile birleşen haftasonu tam bir kür oldu bünyeye. Arınmış, her şeyi geride bırakmış bir şekilde -biraz geç de olsa- Eskişehir'e dönüyoruz. Sözlük zirvesi de varmış, nasıl yetişeceğiz muamma...

Tatile alıştık bu yıl. Sekiz gün, dokuz gün biri bitiyor diğeri başlıyor. 2009'da sıfır tatil ile geçirmemiz gereken zamanı düşününce panikliyor tabi insan. Her gün okul, her gün aktivite. Güzel yemeklerden uzun süre uzak kal, sıcak yataktan -5'e adım at. Off of diyerek tatilin son günlerinin tadını çıkarmak gerek...

Şu tatil günlerinde Issız Adam yazısı için mail atan arkadaşlara gösterdikleri efor nedeniyle teşekkür ediyorum. Filmi izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum. Bir arkadaşımın korkuyorsun eleştirisine güldüm, sonra düşündüm ki kim bilir, belki de öyledir. Yine de çok şey kaçırdığımı sanmıyorum çünkü filmi izlemiş olan arkadaşlar MSN Messenger iletilerinde ayıla bayıla filmden diyaloglar giriyorlar, soundtrackten şarkılar dinliyorlar ki "Anlamazdın" adlı şarkının pop kültürün eline düşmesine pek söyleyecek şey bulamıyorum. Facebook desen herkes Issız Adam olmuş, "ben 6 yaşımdan beri böyleyim, benim filmimi yapmışlar" kiplerindeki insanlarla dolmuş. Kısacası bir tatilde daha şöyle olmuş böyle olmuş... Arog da çıktı, yanına da Muro diye bir animasyon koymuşlar, afişini görmüştüm...

Neyse artık uyanalım, epey sayıkladık. Başlıyor Pazartesi, geliyor Salı, haydi Çarşamba, hah Perşembe, Salvation Cuma derken geçecek yine günler.

**********

Kullanılan resim için dijitalsanat.com, copyrighted.

Underworld : Rise of the Lycans

2008/12/05


Az kaldı... 23 Ocak 2009... Trailer için buraya.

2. Palto Film Günleri - Program

2008/12/03


2. Palto Film Günleri - Filmler ve Yönetmenleri


* Gölgeler (Senki) - Milcho Manchevski
* İşte Özgür Dünya (It's a Free World) - Ken Loach
* Kayıp Çocuklar Şehri (City of Lost Children) - Caro/Jeunet
* Basit Bir Plan (A Simple Plan) - Sam Raimi
* Elveda Las Vegas (Leaving Las Vegas) - Mike Figgis
* Gizemli Şehir (Dark City) - Alex Proyas
* Limon Ağacı (Etz Limon) - Eran Riklis
* Rüya (Bi-mong) - Kim-ki Duk
******
Ayrıca, "Bir Yönetmen ve Sineması" bölümünde Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in Dönüş ve Sürgün filmleri gösterimde olacak. Etkinlik programı üstteki postta...

2. Palto Film Günleri

2008/12/01


Adını Rus yazar Gogol'un edebiyata kazandırdığı Palto romanından alan Anadolu Üniversitesi Palto Film Günleri start alıyor. Beş gün boyunca bağımsız sinemadan on filmin gösterileceği etkinlik artık gelenekselleşmiş bulunmakta. Bu yıl ikincisi düzenlenecek Palto Film Günleri, 23-27 Aralık tarihleri arasında Anadolu Üniversitesi Yunusemre Kampüsü Sinema Anadolu'da izleyecileri bekliyor. Etkinlik programına çok yakında blogumuzdan ve Palto Film Günleri Facebook etkinlik sayfasından ulaşabilirsiniz...

Twelve and Holding

2008/11/28


Michael Cuesta'nın bağımsız sinemaya armağanı Twelve and Holding yayınlandı Cnbc-e'de bu gece. Filmi izleme fırsatını çok kez kaçırmış olmama rağmen bu kez şansım yaver gitti..

Öncelikle uzun zamandır bu kadar iyi bir kurguyla karşılaşmadığımı belirtmek isterim. 2005 yapımı bu filmde kareler öyle güzel bir bütün oluşturmuş ki, çok çok ince bir konu olan ergenlik hakkında gayet etkili bir betimleme yapılmış..

Film talihsiz bir kaza sonucu erkek kardeşini kaybeden Jacob, obezite ile savaşmaya çalışan Leonard ve yaşının üzerinde hareketler sergileyen Malee üzerine kurulu. Ailelerin olayların içine katılmasında tamamen ustaca bir yol sergilenmiş.

Kardeşinin bulunduğu ağaç evini molotof kokteyli atmak suretiyle yakan ve kardeşini öldürenlerin çocuk yaşta peşine takılan Jacob gerçekten etkili bir ergenlik portresi sunuyor. Diğer yanda beden eğitimi öğretmeninin sağladığı motivasyonla çocuk yaştaki hiper mega kilolarından kurtulmaya çalışan ve bununla da kalmayıp ailesinin de etkisinde olduğu bu sorunun çözümünü onlara da aşılamaya çalışan Leonard ise belki de filmdeki en dikkat çekici kişilikti. Anne ve babası boşanmış olan ve bir psikiyatrist olan annesiyle yaşayan Malee ise annesinin hastalarından birine aşık olarak ve yaşından büyük hareketlerde bulunarak filmdeki havaya kara mizah katan kişilik.. Tüm bu karakterlere ek olarak aileleri de işin içine katınca aslına bakarsanız karmaşık görünen bir resim çıkıyor önümüze. Yönetmenin konuyu ele alış ve bölümleri dağıtış biçimi bu karmaşıklığın çözümünün yanı sıra belki de eşine zor raslanacak bir yapıta imza atılmasını sağlıyor...

Kısacası izlenilmesi gereken bir film. Tek bir kopukluk yaşatmadan içinde tutabiliyor insanı..

Osmanlı Cumhuriyeti

2008/11/26


Sokaktasınız ve deli gibi rüzgar esmektedir. Kapalı mekanlar krize rağmen kalabalık, akla sinema gelir. Seanslara bakıldığında Osmanlı Cumhuriyeti görülür ve diğer filmlerin en yakın seansının iki saat sonra olduğu farkedilince uzun süre düşünülerek ve kadrodan kaynaklanan bir tereddütle filme iki bilet alınır...

Sinema salonu 8-15 yaş grubundan oluşmakta ve pek fazla olmasa da +19 yaş da koltuklarında. Belli ki fragmanı gören -dışarıdaki havanın da etkisiyle- gelmiş. Neyse diyoruz en azından sıcak bir yer bulduk kendimize fırtanın da uçurmadığı...

Zilyon tane reklamın ardından ki içlerinden biri olan Dünyanın Durduğu Gün (vizyona giriş tarihi 12 Aralık) filmi fragmanı Osmanlı Cumhuriyeti'nden çok daha iyiydi nazarımda.

Beklentilerimizin yüksek olmaması sayesinde bu kadar nötr konuşabiliyorum film hakkında. Geçmiş ile gelecek harmanından çıkan "şey"in yiyecek olarak karşılığı bir tabağa ketçap ve mayonezi döküp karıştırarak kaşık kaşık yemektir. Filmdeki ortalama esprilerin hepsini fragmanda zaten sundukları ve mizah anlayışının argodan ibaret olduğu klasik bir "piyasa" filmi var önümüzde. Merak eden varsa tavsiyem aman, sakın. Ne biliyim VCD-DVD falan çıkınca ucundan kıyısından bir göz atarsınız merakınız da giderilmiş olur. Zaman kaybından da kurtulmuş olursunuz.

Hatırladığım üzere böyle bir gündü işte, rüzgarın üstüne bir de Osmanlı Cumhuriyeti yiyince insan afallıyor haliyle...

Eve Dönüş


Vizeler ve ardından arınma tatili derken arayı uzattık. Gayet başarılı bir ara sınav döneminin ardından kötü anacağımız eğitmenler yok değil, onlar da nazar boncuğu olsun. Neyse efendim, nerede kalmıştık?.

1881 - ...

2008/11/10


Vefatının üzerinden 70 yıl geçmiş, kuşaklar değişmiş, fikirler değişmemiş. Kişiler değişmiş, düşmanlar değişmemiş. Onlarca yıl geçmiş, gençler hiç değişmemiş... Ebedi şef ölümsüz, sadece istirahatte..

Zorunlu Ara


Bir süredir bu konu nedeniyle yazamıyordum, evet ara sınavlar geldi çattı. Kasım 22'ye kadar zorunlu bir ara veriyoruz...

Fatih Akın Filmleri Tv8'de

2008/11/04


Fatih Akın'ın üç filmi Kasım ayında Cumartesi akşamları tv8 ekranlarında olacak.

15 Kasım Cumartesi Fatih Akın'ın ilk büyük bütçeli filmi Solino.

22 Kasım Cumartesi Kısa ve Acısız

29 Kasım Cumartesi Im Juli

Benden Bu Kadar - As Good As It Gets


Sanırım Şampiyonlar Ligi maçlarını sabote etmek için olacak, 4 Kasım 2008 tv kanallarınca iyi filmlerle süslenmiş durumda. Bu kez Cnbc-e yapıyor hamlesini, Benden Bu Kadar'ı yayına alıyor.

1997 yapımı filmde Jack Nicholson döktürüyor. Kadroda Helen Hunt, Greg Kinnear ve Cuba Gooding Jr. gibi isimler var. Filmin en büyük şanssızlığı ise yayına girdiği dönemin Titanic ile aynı olması. Buna rağmen Oscar gecesinde Jack Nicholson'a en iyi erkek oyuncu, Helen Hunt'a da en iyi kadın oyuncu ödülünü getirdi. En iyi yardımcı erkek oyuncu (Greg Kinnear) dahil beş adaylık da cabası.

As Good As It Gets, 4 Kasım 2008 Salı gecesi 22.00'de Cnbc-e ekranlarında. Kaçıranlar için tekrarı ise aynı gece 02.15..

4:30


Singapurlu yönetmen Royston Tan'in yazıp yönettiği çok başarılı bir dram ekrana gelecek bu akşam.

Okulunun, büyük yalnızlığının içindeki tek anlam olduğu 11 yaşındaki Xiao ve 30lu yaşlardaki bir Korelinin dostluk ilişkilerinin konu alındığı bu film, bu akşam -4 Kasım 2008- saat 20.30'da tv8 ekranlarında olacak. Yalnızlık teması, film bittiğinde iliklerinize kadar işlemiş olacak emin olun. Yalnız olun veya olmayın içinize işleyecektir..

Kaçıranlar için aynı gece 00.30'da tekrar ekranlarda olacak.
*******
Bu arada tv8 bu hafta da filmlerde aşmış şekilde devam edecek. 6 Kasım Perşembe 22.30'da Norveçli yönetmen Pal Oie'nin Karanlık Orman filmi ekranlara gelecek. Ayrıca bu ay her Cumartesi akşamını Fatih Akın filmlerine ayıracaklar. Bu da ayrı bir post konusu olsun.

Rec

2008/11/03






Ülkemizde 14 Kasım 2008'de gösterime girecek, yönetmenliklerini Paco Plaza ve Jaume Balaguero'nun yaptığı bir İspanyol filminden bahsedeceğiz, Rec...



Yerel televizyon için "Siz Uyurken" adlı bir program yapan Angela ve kameramanı Pablo, bir gece itfaiyecilere konuk olarak, çalışma şekilleri hakkında röportajlar yapıp görüntü almak isterler. Gece gayet sorunsuz ilerlerken istasyona aniden gelen bir telefonla itfaiyeciler harekete geçer. Sürekli panik halinde ve hiç susmak bilmeyen Angela ile kameramanı da itfaiyecilerle birlikte olay yerine doğru yol alır. Verilen adrese ulaştıklarında, apartman sakinlerince üst katlardan sesler geldiği ve söz konusu seslerin kaynağı dairede tek başına yaşayan yaşlı bir kadının kaldığı bilgisini edinirler. Yukarı çıktıklarında karşılaştıkları şeyler asla doğmamış olmayı dilemelerine neden olacaktır. Bir çeşit hastalık nedeniyle kadın garip davranmakta ve ona yaklaşan ilk kişinin gırtlağını kopartmak suretiyle ısırmaktadır. Ardından salyayla bulaşarak yayıldığı anlaşılan bu hastalık kısa sürede binadakilere de yayılır. İspanyol yetkililer durumdan haberdardır ve bina karantinaya alınır, tüm çıkışlar engellenir, tek seçenek "ölmek"tir...


Filmin sonuna dek süren kaos ortamı boyunca kamera sürekli kayıttadır...


Bu film son yıllarda atağa geçen İspanyol yönetmenlerin hanesine bir artı daha ekliyor. Klişe nüanslara rağmen gerilimi artan bir şekilde hissediyorsunuz...

Engellendik... Mi acaba?

2008/10/25


Zihniyet aynı, pire için yorgan yakmaya devam..

Jim Jarmusch Günleri

2008/10/22


Anadolu Üniversitesi Sinema Kulubü 23-24 Ekim 2008 günlerinde 1953 doğumlu, bağımsız sinemanın önemli temsilcilerinden yönetmen Jim Jarmusch'un filmlerine yer veriyor. Özellikle Broken Flowers, Stranger than Paradise, Dead Man ve Night on Earth filmleri dikkatle takip edilmeli. Kongre Merkezi Kırmızı Salonda yapılacak gösterimlerin ardından söyleşiler yapılacağını da belirtelim..

*****

-23 Ekim Perşembe-

10.00 Down by Law

13.30 Stranger than Paradise

15.30 Night on Earth


-24 Ekim Cuma-

10.00 Broken Flowers

13.30 Coffee and Cigarettes

15.30 Dead Man

La fille Coupee En Deux - İkiye Bölünen Kız


Biraz geç oldu sanırım bu yazı için fakat bu akşam (22 Ekim Çarşamba) saat 22.00, kaçıranlar için gece 02.00'de Cnbc-e ekranlarında bir Claude Chabrol filmi olan İkiye Bölünen Kız yayınlanacak. 2007 yılında çekilen filmde kendinden yaşça büyük birisine aşık olmanın acı deneyimine tanık olacağız...

Daha daha...


Günümüzdeki durumu bilmeyen ve hiç bilmeyen aynı karede. Aragones sağ işaret parmağıyla gözlüğünün altından gözünü kaşıyor. Bu arada Dolar selam ediyor, 1.66 olmuş...

Delicatessen

2008/10/20


Belki de jenerasyonumuzun görüp görebileceği en özgün yönetmenlerden Jean Pierre Jeunet var koltukta, yanında Marc Caro; bize kara mizahın tanımı olarak verilebilecek filmlerden birini sunuyorlar, Delicatessen...

Hikaye bir kasap ve onun yaşadığı - aynı zamanda sahibi olduğu- apartmanda gelişiyor. İkinci Dünya Savaşı sürerken, hani insanlar açlıktan birbirini yiyor derler ya, bu durum hakim Fransa'da. Kasap da apartmanında yaşayanlardan birini, diğerlerinin karnını doyurmak için kullanıyor. Ziyadesiyle etini kemiğini paylaştırıyor komşularının... Bir gün kasabın iş ilanı için gelen eski bir sirk çalışanı -Louison- ise düzenin tam odak noktasına çomağı sokuyor bilmeyerek de olsa. Kasabın kendisinden garip kızı kalbini Louison'a kaptırıp, onun da babasının satırından payını almasını engellemeye çalışınca ortaya çok hoş bir hikaye çıkıyor...

****

Detay üzerine gelen detaylardan filmin konusunu takip edememeye başlıyor insan, kesinlikle defalarca izlenmeli bu film. Her karesinde farklı bir emek, jeneriğe ise diyecek tek kelime yok. Kasap rolündeki Jean-Claude Dreyfus döktürüyor. Film boyunca intiharı deneyen fakat amacına ulaşamayan Aurora karakteri ise Robert diyaloğunda gülmekten kırıyor. Troglodytler ayrı bir olay. Aslında film için yazılabilecek çok fazla şey yok çünkü anlatılabilecek olgulardan oluştuğunu söyleyemeyiz. İzlemeyenler çok şey kaçırır diyelim sadece...

Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı Kaybettik

2008/10/15


15 Ekim 2008, bugün, hayata 94 yaşında gözlerini yumdu şiirin usta kalemi. Huzur içinde yat üstad..

Depeche Mode @ İstanbul

2008/10/13


Yer Santralistanbul, tarih 14 Mayıs 2009 Perşembe.. Dave Gahan'i bir kez daha dinleyebilme fırsatını yakalıyoruz. Reach out and touch faith!.

Styx

2008/10/09


Sonuncusu 2005 yılında yayımlanmış 23 albüme ve sayısız ödüle sahip bir topluluktan bahsedeceğiz, Styx.

Amerikalı grubun şarkıları büyülü, bir kez dinledikten sonra vazgeçilmez olabiliyorlar. Boat on the River ile tanınsalar da bir Suite Madame Blue, This Old Man çok daha fazla anı barındırıyor zamanla insanda. Diyebilirsiniz ki 15 albüm içerisinden üç şarkı mı çıkarabildiler, size başlı başına bir şaheser olan 1980 çıkışlı Paradise Theatre albümünü edinmenizi öneririm. Hiçbir şarkı aklınızdan çıkmayacak..

Günümüzün Popmundo havasındaki gruplarının ardından ilaç gibi geliyor Styx hayatın arka planında. Yeri geliyor gece yolculuğunda trenin camından yansıyor, yeri geliyor evin kapısını dışarıdan kapadığınızda sıkıntıları da içeri kilitliyor...

Suite Madame Blue ile bitirelim...

Death Race

1975 yapımı, Carmageddon temalı efsane film Stallone'lu Death Race 2000'in yeniden çekillişi var karşımızda, Jason Statham ile birlikte..
2012 yılında Birleşik Devletler ekonomisi çökmüş, işsizlik oranı tavana vurmuştur. Suç oranı feci şekilde artmış, ceza evi sistemi de kırılma noktasına gelmiştir. Bundan çıkar sağlayan bir yer vardır, Terminal Island Hapishanesi..

Ölümüne yarışlar düzenleyerek bunları internetten canlı yayına sunan hapishane müdüresi, bu işten feci paralar kazanmaktadır. Bir sürü silahlarla donatılmış araçlar ve yarış pisti üzerinde alınan yağ, duman gibi rakibi olumsuz etkileyen bonuslar yardımıyla yapılan yarışlarda beş birincilik alan mahkumun özgürlüğüne kavuşacağı vaadedilir. Dört yarış birinciliği bulunan Frankenstein takma adlı mahkumun beşinci yarışta ölmesi sonucu, onun üzerinden kazandığı paradan vazgeçmek istemeyen müdüre Statham'i -bir yolla- hapse düşürür, son yarışı kazanması karşılığında özgürlüğünü teklif eder...

Senaryo ve cast açısından film başarılı diyebiliriz. Sonuçta böyle bir hikaye ancak bu şekilde aktarılabilirdi. Bir Rollerball beklenmemeli. Filmin genelinde bilmecelere pek yer yok, bu açıdan yalın bir film diyebiliriz. Zaman geçirmek için iyi bir seçenek olabilir..