Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

1 Ağustos 2009, Fatboy Slim @ İstanbul

2009/02/17


2009 yılı da konser çılgınlığıyla geçeceğe benzer. Fatboy Slim 1 Ağustos 2009 gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena'da. Detaylar daha sonra netleşecek. Konser tarihi muhteşem yalnız, Brimful of Asha ve Weapon of Choice harika olacaktır o havalarda.

Years of Refusal Çıktı

2009/02/16


Albümden çıkan ilk single I'm Throwing My Arms Around Paris'in üzerine bir yazı yazmış, devamını albümün tamamı elimize geçince yazacağız diyerek noktalamıştık. Aşağı yukarı bir hafta geçti ve albümün tamamını yeterince dinleme fırsatını bulduk. Yurtdışında bugün satışa sunulmasına rağmen sanırım epey zaman geçecek Türkiye'de bulabilmek için. Neyse diyor albüm hakkındaki görüşlerimize başlıyoruz...

Şarkıların sıralanışının albümü daha da güzelleştirdiğini belirtmeden geçmemeli. Morrissey ise bildiğimiz havasından biraz uzakta, karamsarlık dağılmış. "Vazgeçmişlik" durumu seziliyor şarkılarda. Sanki bazı şeylerden uzak olmaya alışmış, kararsız istekler ve sonu belirsiz anılardan oluşan lirikleriyle albüm genel Morrissey tarzını tam olarak yansıtmasa da gerçekten güzel olmuş. İlk başlarda beğenmeyerek dinlediğiniz şarkılar sabah yataktan kalkınca mırıldandığınız sözler olabiliyor. Mama Lay Softly on the Riverbed ve When Last I Spoke to Carol albümün öne çıkan parçaları, aynı zamanda Morrissey tarzına en uzak şarkılar olarak dikkat çekiyorlar. Sorry Doesn't Help ve It's not your Birthday Anymore ise bildiğimiz alıştığımız tarzdan. Evet bu albüm başka, ayrı güzel. Hakkında son bir söz söylemek gerekirse "olmuş". Yine de bir You are the Quarry beklenmemeli.

19 Nisan 2009, Opeth @ İstanbul

2009/02/11


Opeth 19 Nisan 2009'da Maçka Küçükçiftlik Park sahnesinde. Detaylar ise ilerleyen günlerde netleşecekmiş. Bu arada, Maçka Küçükçiftlik Park neresi ola ki?

Years of Refusal

2009/02/04


Morrissey son bir albümle veda etmeye karar verdi müzik hayatına. Years of Refusal, 16 Şubat 2009'da piyasaya çıkıyor. Yayınlanan ilk single I'm Throwing my Arms Around Paris, Morrissey'in fark yaratan tarzından uzaklaştığı eleştirisini de beraberinde getirdi. Malum sitelere albümün full versiyonu düşmüş, beğenmeyenler çoğunlukta. Dinlemediğim için bir yorum yapamıyorum fakat şarkıların geneli single örneğindeki gibi ise Morrissey kendisinin de dediği gibi en iyi albümünü yapmış olabilir. You are the Quarry gibi bir albümden sonra büyük bir söz söylemiş fakat mümkün görünüyor öngörüsü. "Bildiğin Morrissey şarkıları işte" gibi bir albümle veda etmektense üzerinde biraz sos gezdirmiş gibi görünüyor Morrissey, en azından single izlenimi bu şekilde. 16 Şubat'ı izleyen tarihlerde albümle ilgili daha geniş bir yazıyı sizlerle paylaşırız, bakalım neymiş ne değilmiş...

Das Experiment

2009/02/01




Üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen hatırladıkça gerildiğiniz olaylar vardır muhakkak. Onu hatırlatan en ufak detay bile yüz ifadenizi değiştirir, "iyi ki bitti gitti ya" der insan kendi kendine, uzamamalıydı bu olay... Das Experiment de bu kategoride, hayatta sadece bir saat elli dakikalık bir dilimi kaplamasına rağmen...

Adı üstünde, bir deneyi anlatıyor filmimiz, yapay bir hapishanede geçecek 14 gün karşılığında 4000 Mark vaadeden bir deney. Denekleri bulmak için verilen gazete ilanı, başvuru, geçmişin incelenmesi ve mulakat derken denekler bulunur ve görev dağılımı yapılır. Deneklerden bazıları mahkum olurken diğerleri de gardiyan rolündedirler. Deneyin sonuçlarının tutarlılığı açısından hapishane "yapay" sıfatını gazete ilanında bırakmıştır. Mahkumlar gardiyanların emirlerine ve hapishanenin kurallarına uydukları sürece sorun çıkmayacaktır fakat aksi ruhlu bir mahkuma son derece düşük özgüvenli bir gardiyanın da eklenmesiyle deney amacından çıkar ve kişisel egoların çarpışmasına döner, ayrıca hikaye boyu gerilim vaadeder. Sürprizi bol bir ürün sunar ortaya, bitmesini istemediğiniz fakat sonu geldiğinde gevşediğiniz bir yapıt çıkarır karşınıza. Günler sonra hatırladığınızda, ne kadar beğendiyseniz de tekrar izlemek istemediğinizi tekrarlarsınız çevrenize. Das Experiment'in gerilimi tamamen sosyolojik tabandadır, içinize işlemesi olasıdır...

Kısacası Das Experiment sonunu bilerek başladığınız bir aşk gibidir. Zevkle yaşar, kaçarcasına uzaklaşırsınız...

Kaldığımız yerden...

2009/01/31


Bazı filmler insanı içine çeker; kimi zaman mekanı, kimi zaman oyuncuları, kimi zaman konusu, kimi zaman ise filmin kötü karakterlerine duyulan intikam duygusu sayesinde filmi yaşarız. Anlatıldığı gibi değil anlamak istediğimiz gibi yürüsün, istediğimiz şekilde sonu gelsin isteriz çoğu zaman bu yansımaların. Filmdeki karakterlerin sadece bir kısmı üzerinde yoğunlaştığımız zamanlarda ise tepkilerimiz anlaşılmaz bir hal alır; en yakın dostlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz oluverir perdedekiler, onlarla birlikte yaşarız hikayeyi; yeri gelir geriliriz, yeri gelir onlardan çok seviniriz işlerin yolunda gittiğine. Sinema böyledir işte, hayali dostlar ve düşmanlar yaratır kimselerde...

Şöyle Oldu Böyle Oldu - 5

2009/01/18


Final dönemindeyiz, çoğu bitti azı kaldı. Şimdilik sıkıntı yok gibi fakat hukuk türevlerinden sinsi olanı bekler haftanın sonuna doğru, ardından çok kısa bir tatil hediye ediyoruz kendimize...

Deep Purple Konseri haberini vermiştik blogda, örgütlenme amaçlı bir iki mail gelmiş durumda, belki bir şeyler ayarlayabiliriz topluca gitmek gibi. Başka başka; Underworld'ün gelişi yakın, Vicky Cristina Barcelona ve The Wrestler kesinlikle izlenmeli. Sanırım The Wrestler henüz ülkemize gelmedi fakat bilinen sitelerden temin edilebilir. Tatil sırasında Das Experiment ve La Antena yazılarımız var, bunların dışında mail yoluyla ulaşan bir arkadaşımız Nuovo Cinema Paradiso yazısı istemiş, sanırım bunun için de vaktimiz olacak. Müzik olayından da pek uzakta kalmış değiliz, sınav dönemini Notre Dame de Paris müzikleriyle ve Sigur Ros ile geçiriyoruz. Bunlardan iyi terapi yok sanırım. Strata ve Sarah Brightman da şimdilik yandaşlık yapıyorlar diğerlerine, final döneminden sonra bir süre görüşmeyiz sanırım bu arkadaşlarla...

Yeni yıl ve getirdiklerine değinirsek, önceki yıla göre çok büyük farklar içereceği kesin. Kriz sıkıntısını saymazsak ki akıldan pek de kolay çıkmıyor, güzel bir yıl olacağa benzer. Bu yıl mezun olacak kişilere de iş sıkıntısı yaşayacaklarını belirtmeye gerek yok sanırım, bu sıkışık durum 2009 Kasım-Aralık aylarına dek sürecek gibi fakat yazın kısa süreli imkanlardan yararlanılabilir tecrübe anlamında. Bir iki yıl daha okul süresi olan arkadaşlar biraz daha şanslılar iş imkanı açısından. Erkekler bu dönemi askerlikle değerlendirebilir fakat kızlar için aklıma kısa dönemli kişisel gelişim imkanlarından başka bir şey gelmiyor. Bu arada ÖSS sistemiyle yine oynamışlar, gelecek yıl kardeşim de bu sınava girmek durumunda ve sanırım ona sıra gelene kadar daha çok kurcalayacaklar bu sistemi...

Çoktan seçmeli paragraflardan oluşan yazımıza devam edelim, NTV Tarih adlı dergiden bahsedelim. Sanırım ilk sayısının yayın tarihi de 17 Ocak 2009, okul dönemlerinde tarih dersinlerinden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmış kişilere özellikle tavsiye edilir. Canınız sıkılmadan baştan sona okuyabilirsiniz. Tarihle ilgili kişiler için ise derginin gayet ilginç yazılar barındırdığını da ekleyelim.

Bir yazıda pek çok şeyden bahsettik, şöyle olmuş böyle olmuşlar da bir seri haline geldi blogda, amacı olmadan seri yarattık.
***
Kullanılan resim, David Ho, Copyrighted.

20 Temmuz 2009, Deep Purple @ Parkorman

2009/01/13


Deep Purple 20 Temmuz 2009 saat 20:00'de Kuruçeşme Arena sahnesinde. Bu yaz bir konser çılgınlığı daha yaşanacağa benzer, yavaştan biriktirmeli paraları.

Öykü - Berk Gürman

2009/01/09


Daha önce Gürman kardeşler hakkında yazmıştık. O yazıdan bir kesit sunalım öncelikle, "güzel ülkemde kaset ve cd satışlarındaki durum ortada. Hal böyleyken gördükleri ilginin suni kalacağını söyleyebiliriz sanırım. Dileyelim ki öyle olmasın ve yaptıkları işin karşılığını tam olarak alabilsinler..."

Yapmaya çalıştıkları işin ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmışız. İnsanların çok iyi bildikleri siyahı, beyaz yaparak onlara sunuyorlar. Öyle ki, yapmaya çalıştıkları şey aslında çıplak vücudun üzerine hırka almak gibi bir durum, kendileri benzerliklerin çok fazla olduğunu iddia etseler de tamamen alakasız motifleri kaynaştırmaya çalışıyorlar.

Ellerinde öyle bir kaynak var ki, tükenmesi imkansız... Muazzez Ersoy'un nostalji serisini örnek verebiliriz, en son kaçıncısının yayınlandığını hatırlıyor musunuz? İnsanlar zaten sizin amacınızın orijinale bir alternatif sunmak, bir değişiklik yaratmak olduğunu biliyorlar. Gürman Kardeşler ise Play-Doh kıvamını alarak boyalı direkleri ile birlikte kanal kanal gezmeye devam ediyorlar. Boyalı direk dışındaki şarkılarını o kadar isteksiz söylüyorlar ki aslında ne halt yediklerinin farkındalar, "biz tek şarkı grubuyuz, kasmaya gerek yok"...

Böyle bir kaynağı o kadar kötü kullandılar ki, yüzleri eskimeden bir parça daha atamadılar ortaya, eriyip gidiyorlar. Ayrıca Disko Kralı'ndaki antipatik tavırları da eriyip gitmelerinin o kadar da kötü olmadığını düşündürüyor insanlara. Bu kadar sınırsız kaynak ile verimsiz olabilmek ise açıklanabilecek bir şey değil, kendilerini piyasaya kaptırdılar diyelim. Tren henüz kaçmış değil fakat onlar treni yakalama derdindeler mi, belli değil, hem bize ne ki?..

Nuri Bilge Ceylan Filmleri Cnbc-e'de

2009/01/03


Ülkemizde hak ettiği değeri göremeyen yönetmen Nuri Bilge Ceylan, Ocak ayının dört Çarşambası Cnbc-e ekranlarında izleyiciyle buluşuyor.

7 Ocak 22:00, Koza/Kasaba

14 Ocak 22:00, Mayıs Sıkıntısı

21 Ocak 22:00, Uzak

28 Ocak 22:00, İklimler

Zor Film Derken?

2009/01/02


Haziran ayının sonlarıydı yanlış hatırlamıyorsam, bir gazetedeki haftanın filmleri tanıtımında geçen cümle dikkatimi çekti; "izlemesi zor olan bir film". Çok garipsemiştim bu cümleyi. "Zor" film ve kitaplarla iç içe kullanılabilecek bir kelime değildi gözümde. Neye göre zor, kime göre zor ve ne anlamda zor? Senaryo mu karışık, diyalog mu fazla, gereğinden fazla mı uzun?...

Genelde sinemadır, kitaptır konuşulmaz arkadaş ortamlarımızda. Kimse çıkıp Nosferatu : Eine Symphonie des Grauens filmindeki "chiaroscuro"dan bahsetmez. Benzer zevklere sahip insanlar da yoktur pek fazla. Merak ettim, sinemaya ilgisi Yüzüklerin Efendisi ve Matrix çizgisindeki arkadaşlarımdan birine anlattım yazıyı. Nedir senin için zor film dediğimde yanıtını tek nefeste verdi, "abi sağ kulağı sol elle tutmaya ne gerek var?"... Zor film örnekleri de Seven Years in Tibet ve Kubrick'in 2001 a Space Odyssey'i oldu. Yavaştan anlaşılmaya başlandı arkadaşın zor kavramı... Bendeki de öylesine bir merak, sinemayla biraz biraz ilgili insanlarla karşılaştığımda sorarım bu soruyu, zor film nedir senin için, anlatırlar ve verdikleri örneklerin içinde genelde Space Odyssey ve The Fountain geçer. Stanley Kubrick tamam, her filmi için bazı etiketler bulabilirsiniz ve Darren Aronofsky'nin ünü Pi ve Requiem for a Dream kurgularından geldiğine insanlar sürekli bir arayış içinde filmlerinde; sahneleri karıştırırlar, kişilerin kim olduğu birbirine girer vs vs... net bir cevap yok haliyle. Bir noktaya varamıyoruz. Yine de insanların zor diye niteledikleri filmleri favori listelerinde üst sıralara koyduklarını da görüyoruz. İzlemek için kendilerini zorladıkları filmlerden zevk alıyor insanlar. Kafalarının içindeki çeşitli senaryoları defalarca değiştirmek zorunda kaldıkları filmlerden haz alıyorlar. Şaşırtılmayı seviyorlar diyeceğim ama tam kelimenin "şaşırtılmak" olduğu noktasında kararsızım...
***
Sonuçta küçük çaplı merak konumu bloga da aktarmak istedim, belki çok daha farklı düşüncelere rastlayabiliriz...

Twilight

2008/12/29



Bir seri daha beyaz perdeye taşındı. Amerikan yazar Stephanie Meyer Twilight serisini kaleme alırken muhtemelen bu kadar ilgi uyandıracağını tahmin etmemiştir. Yüksek satış rakamları ve hızlı tüketim ile gelen serinin yeni kitapları derken; 2005 yılında yazdığı, serinin ilk kitabının beyaz perdeye aktarılışı 2008'i buldu. Ülkemizdeki gösterim tarihi ise -eğer yeni bir erteleme gelmezse- 20 Şubat 2009. Şimdi biraz hikayeden bahsedelim...


Annesi ve babası bir süre önce ayrılmış olan Isabella Swan, birlikte yaşadığı üvey babası ve annesinin yanından ayrılıp bir süreliğine, Forks adında ülkenin belki de en az güneş gören yerleşim biriminde polis şefi olan babasının yanına yerleşir. Yeni bir şehir, yeni yüzler ve yeni bir hayatı beraberinde getirir, belki de daha fazlasını...


Isabella, Forks şehrinde yaşayan, insanlar ile aynı ortamda bulunmaya uyum sağlamış ve kendilerini kontrol edebilen, açlıklarını hayvan kanıyla dindirebilmeyi başarmış olarak tanımlayabileceğimiz Cullen ailesinin bir mensubu olan Edward ile tanışır. Forks'da geçen her gün Bella için bir başka sırrın ortaya çıktığı zaman kesitleri olmuştur. Edward ile yakınlaştıkça aslında hayatından uzaklaşmaktadır fakat ikisi de sonuçları göze almıştır, bir vampir ve bir insanın karşı koyamayacakları bir aşka sürüklendiklerine tanık oluruz. Cullen ailesinin de Bella'yı aileden biri olarak kabul etmesiyle gerçekten farklı bir hikaye çıkar ortaya, vampirler dünyasında bir ölümlü...


Kitaba gayet sadık kalınarak uyarlanan filmde, kitaptaki vurucu diyalog ve monologların çoğuyla yeniden karşılaşıyoruz. Ayrıca vasatın altında kalan Isabella Swan oyunculuğu dışında film yeni bir yıldız kazandırabilir. Harry Potter and the Goblet of Fire'daki Cedric rolüyle akıllarda kalan Robert Pattinson, Edward Cullen rolüyle, beyaz perdeye yeni bir buz adam geldiğinin sinyallerini veriyor. 1986 doğumlu İngiliz aktör yıllar geçtikçe adından çok daha fazla söz ettirecek.


Son olarak diğer kitapların da film haklarının satın alındığını belirtmekte fayda var. Bütçesine göre gayet güzel iş çıkaran Twilight, daha uzun yıllar önümüze sunulacak gibi.

"365'de 1" Haller

2008/12/26


Tüm günün yorgunluğu üzerine bir de Havelka hamlesi gelince bünye yorgun düştü ve gece tekrar uğramam gereken okula yürüyemedi ayaklarım. Buzlu yolda mesafe katetme çabaları başarılı sonuç verince sağ salim eve attım kendimi. Strahd'a selam edemeden, güzel kapağı açamadan bir gün daha geçirdik...

Eldekileri bir kenara atınca televizyonun düğmesine bastım amaçsız, evde sürekli gürültü olmalı diyenlerdenmişim meğer. Televizyon açıldığı an "Enjoy mate!", neler oluyor demeye kalmadan The World is Full of Crashing Bores girer... Morrissey'dir. Üzerimi değiştiremeden dalarım sese, gerçekten başka dünyadan gelen vokalistler olduğuna inanırım bazılarının. Aklımdan geçer hızlıca isimler; Bruce Dickinson, Glenn Danzig, Freddy Mercury, Jeff Buckley ya da bir Rob Halford... Morrissey ise başka. Şarkı sözlerinde klişeye pek takılmayan biriyseniz gayet güzel gelir kulağa... Jeff Buckley yarışabilir onunla karanlık ruh halleri konusunda belki de, yine de başka bir şey var. Konsere dönersek, öyle bir setlist var ki; Irish blood English heart, I have forgiven Jesus, Let me kiss you, Everyday is like sunday... Kırk dakika kadar izleyebildim, ona üzülürüm. Sonlarına ancak yetişebilmiştim belli ki. Yine de o dakikalar yetti yorgunluğumu almaya. Tekrar gelse Türkiye'ye, koşup gitsek, "close your eyes, and think of someone you physically admire" dese, cevaplasak "but then you open your eyes, and you see someone that you physically despise"... Nerelere gitti aklım gece gece. 365 günde bir girebiliyorum bu ruh haline, affınıza sığınarak...

Burçlar ve "Burçsal"lar

2008/12/23


Akşamın bombası Cansu'dan, "Baha ya senin yükselenin ne?".... Selamın ardından bu soruyu almak konfüze etmedi değil lakin cevabını bilmediğimden pek de ilgi çekici bir soru değildi hani... Kurtuluş yok tabi, ben de biraz katkıda bulunarak yükselen burcumu nasıl öğrenebileceğimi sorduğumda, içinde doğum saati geçen bir cümlenin sonundaki soru işareti belirdi ekranda, söyledim saati ve diyalog giriş bölümünü aştı...

Oğlakmışım... Kahretsin ki ne anlama geldiğini bilmiyorum, bir akrep ve bir oğlak var, biri yükselenim, oğlak yükselenim olmalı... Evet yükselenim oğlak, artık biliyorum!

Aslında burçlar ve fallarla aram o kadar da kötü değil, Erdek'de kumsalda otururken her gelen über bakla falcısının anlattığı iki kez evlenip üçer çocuk sahibi olacağımız hikayeler de halen aklımda. Kahve yudumladığım nadir anlarda ortamda beliren "aa falına bakalım kapat!" kişileri ile de karşılaşmadım değil. Onlar da sürekli yollar ve bir kapı çıkarırlar sohbetin kıyısına, merkezine de bir hayvanı oturturlar. Kedi, kuzu, leylek, hatırlayamıyorum... Muhtemelen hepsinin farklı anlamları vardır bilmediğim.

Burçların bazı insanların psikolojisine nasıl etki ettiğini anlamam ise lise hayatımın ortalarına denk gelir. Yeni tanıştığım bir kızdan gelen "Ne!! Akrepmisin?!" repliği halen o anki şiddetiyle aklımda, ne menem şey anlamasam da kendimi kötü hissetmiştim nedensiz. Etkiye tepki durumları netteki bilimum astroloji sitelerinde vardır, eve koşup emektar 56k'mızı bağladık, okuduk... Kıza hak vermiştim. Tüm sitelerde yazanlar da birbirinin kopyası sanki, bir tane iyi huyu olmaz mı bu burcun, olmazmış...

Gel zaman git zaman burçlarla alakalı kızlardan uzak durmuştum çok iyi hatırlarım, nasıl işlemişse bilinçaltıma artık. Bu vesile ile öğrenmiştim akrep nedir, ne değildir. Bugün de yükselenim oğlak burcunun akrep burcunu dengelediğini öğrendim. Neye yarar bilinmez...

Ásbyrgi

2008/12/19


İzlanda battı.. Kaça verirler burayı acaba?..
Kanyonun tümü değil, sadece bir bölümü bile yeterli. Leyleği havada gören insanın dahi ömrü bu diyarın güzelliklerinin tümünü görmeye yetmez herhalde...

The Day the Earth Stood Still - Dünyanın Durduğu Gün

2008/12/13


İlk çekimi 1951 yılını gösteren filmin en büyük artısı yönetmenlik koltuğundaki Scott Derrickson. Bunun dışında -belki de yönetmenlik açısından dahi- eski filmin gerisinde kalmış yeni nesil Dünyanın Durduğu Gün.. Kötü bir film olduğundan bahsedemeyiz fakat senaryodaki kopukluklar bazen "ee, neydi ki bu şimdi?" diyerek sağa sola döndürüyor başınızı. Biraz hikayeden bahsedelim...

Uzaylı istilasına karşı Keanu Reeves'in ahaliyi uyandırma çabalarını izliyoruz yaklaşık 100 dakika boyunca. Filmdeki kasvetli ve karanlık hava bazen Call of Cthulhu okuyormuş hissi uyandırıyor ya da ben mitonun içine şu sıralar biraz fazla girdim. Biraz kopmuşken Jennifer Connely'nin çok güzel bir kadın olduğunu da belirtelim. Film onun için dahi izlenebilir.. Yazımıza dönüp filmin iyi yönlerine şöyle bir bakarsak izleyiciyi sıkmaması ve mesajını güzel bir şekilde vermesi aklımıza gelen ilk detaylar. Wall-e'yi izlemiş olanlar filmden sıkılabilir mesajın benzerliği bakımından, burası da spoiler nitelikli. Film hakkında yazabileceklerim şimdilik bu kadar..

Bir başka nokta da Matrix üçlemesi, Constantine derken Keanu Reeves'in yine dünyayı kurtaran adam rolünü oynaması.

Şöyle Oldu Böyle Oldu - 4


Bayram tatili ile birleşen haftasonu tam bir kür oldu bünyeye. Arınmış, her şeyi geride bırakmış bir şekilde -biraz geç de olsa- Eskişehir'e dönüyoruz. Sözlük zirvesi de varmış, nasıl yetişeceğiz muamma...

Tatile alıştık bu yıl. Sekiz gün, dokuz gün biri bitiyor diğeri başlıyor. 2009'da sıfır tatil ile geçirmemiz gereken zamanı düşününce panikliyor tabi insan. Her gün okul, her gün aktivite. Güzel yemeklerden uzun süre uzak kal, sıcak yataktan -5'e adım at. Off of diyerek tatilin son günlerinin tadını çıkarmak gerek...

Şu tatil günlerinde Issız Adam yazısı için mail atan arkadaşlara gösterdikleri efor nedeniyle teşekkür ediyorum. Filmi izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum. Bir arkadaşımın korkuyorsun eleştirisine güldüm, sonra düşündüm ki kim bilir, belki de öyledir. Yine de çok şey kaçırdığımı sanmıyorum çünkü filmi izlemiş olan arkadaşlar MSN Messenger iletilerinde ayıla bayıla filmden diyaloglar giriyorlar, soundtrackten şarkılar dinliyorlar ki "Anlamazdın" adlı şarkının pop kültürün eline düşmesine pek söyleyecek şey bulamıyorum. Facebook desen herkes Issız Adam olmuş, "ben 6 yaşımdan beri böyleyim, benim filmimi yapmışlar" kiplerindeki insanlarla dolmuş. Kısacası bir tatilde daha şöyle olmuş böyle olmuş... Arog da çıktı, yanına da Muro diye bir animasyon koymuşlar, afişini görmüştüm...

Neyse artık uyanalım, epey sayıkladık. Başlıyor Pazartesi, geliyor Salı, haydi Çarşamba, hah Perşembe, Salvation Cuma derken geçecek yine günler.

**********

Kullanılan resim için dijitalsanat.com, copyrighted.

Underworld : Rise of the Lycans

2008/12/05


Az kaldı... 23 Ocak 2009... Trailer için buraya.

2. Palto Film Günleri - Program

2008/12/03


2. Palto Film Günleri - Filmler ve Yönetmenleri


* Gölgeler (Senki) - Milcho Manchevski
* İşte Özgür Dünya (It's a Free World) - Ken Loach
* Kayıp Çocuklar Şehri (City of Lost Children) - Caro/Jeunet
* Basit Bir Plan (A Simple Plan) - Sam Raimi
* Elveda Las Vegas (Leaving Las Vegas) - Mike Figgis
* Gizemli Şehir (Dark City) - Alex Proyas
* Limon Ağacı (Etz Limon) - Eran Riklis
* Rüya (Bi-mong) - Kim-ki Duk
******
Ayrıca, "Bir Yönetmen ve Sineması" bölümünde Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in Dönüş ve Sürgün filmleri gösterimde olacak. Etkinlik programı üstteki postta...

2. Palto Film Günleri

2008/12/01


Adını Rus yazar Gogol'un edebiyata kazandırdığı Palto romanından alan Anadolu Üniversitesi Palto Film Günleri start alıyor. Beş gün boyunca bağımsız sinemadan on filmin gösterileceği etkinlik artık gelenekselleşmiş bulunmakta. Bu yıl ikincisi düzenlenecek Palto Film Günleri, 23-27 Aralık tarihleri arasında Anadolu Üniversitesi Yunusemre Kampüsü Sinema Anadolu'da izleyecileri bekliyor. Etkinlik programına çok yakında blogumuzdan ve Palto Film Günleri Facebook etkinlik sayfasından ulaşabilirsiniz...

Twelve and Holding

2008/11/28


Michael Cuesta'nın bağımsız sinemaya armağanı Twelve and Holding yayınlandı Cnbc-e'de bu gece. Filmi izleme fırsatını çok kez kaçırmış olmama rağmen bu kez şansım yaver gitti..

Öncelikle uzun zamandır bu kadar iyi bir kurguyla karşılaşmadığımı belirtmek isterim. 2005 yapımı bu filmde kareler öyle güzel bir bütün oluşturmuş ki, çok çok ince bir konu olan ergenlik hakkında gayet etkili bir betimleme yapılmış..

Film talihsiz bir kaza sonucu erkek kardeşini kaybeden Jacob, obezite ile savaşmaya çalışan Leonard ve yaşının üzerinde hareketler sergileyen Malee üzerine kurulu. Ailelerin olayların içine katılmasında tamamen ustaca bir yol sergilenmiş.

Kardeşinin bulunduğu ağaç evini molotof kokteyli atmak suretiyle yakan ve kardeşini öldürenlerin çocuk yaşta peşine takılan Jacob gerçekten etkili bir ergenlik portresi sunuyor. Diğer yanda beden eğitimi öğretmeninin sağladığı motivasyonla çocuk yaştaki hiper mega kilolarından kurtulmaya çalışan ve bununla da kalmayıp ailesinin de etkisinde olduğu bu sorunun çözümünü onlara da aşılamaya çalışan Leonard ise belki de filmdeki en dikkat çekici kişilikti. Anne ve babası boşanmış olan ve bir psikiyatrist olan annesiyle yaşayan Malee ise annesinin hastalarından birine aşık olarak ve yaşından büyük hareketlerde bulunarak filmdeki havaya kara mizah katan kişilik.. Tüm bu karakterlere ek olarak aileleri de işin içine katınca aslına bakarsanız karmaşık görünen bir resim çıkıyor önümüze. Yönetmenin konuyu ele alış ve bölümleri dağıtış biçimi bu karmaşıklığın çözümünün yanı sıra belki de eşine zor raslanacak bir yapıta imza atılmasını sağlıyor...

Kısacası izlenilmesi gereken bir film. Tek bir kopukluk yaşatmadan içinde tutabiliyor insanı..

Osmanlı Cumhuriyeti

2008/11/26


Sokaktasınız ve deli gibi rüzgar esmektedir. Kapalı mekanlar krize rağmen kalabalık, akla sinema gelir. Seanslara bakıldığında Osmanlı Cumhuriyeti görülür ve diğer filmlerin en yakın seansının iki saat sonra olduğu farkedilince uzun süre düşünülerek ve kadrodan kaynaklanan bir tereddütle filme iki bilet alınır...

Sinema salonu 8-15 yaş grubundan oluşmakta ve pek fazla olmasa da +19 yaş da koltuklarında. Belli ki fragmanı gören -dışarıdaki havanın da etkisiyle- gelmiş. Neyse diyoruz en azından sıcak bir yer bulduk kendimize fırtanın da uçurmadığı...

Zilyon tane reklamın ardından ki içlerinden biri olan Dünyanın Durduğu Gün (vizyona giriş tarihi 12 Aralık) filmi fragmanı Osmanlı Cumhuriyeti'nden çok daha iyiydi nazarımda.

Beklentilerimizin yüksek olmaması sayesinde bu kadar nötr konuşabiliyorum film hakkında. Geçmiş ile gelecek harmanından çıkan "şey"in yiyecek olarak karşılığı bir tabağa ketçap ve mayonezi döküp karıştırarak kaşık kaşık yemektir. Filmdeki ortalama esprilerin hepsini fragmanda zaten sundukları ve mizah anlayışının argodan ibaret olduğu klasik bir "piyasa" filmi var önümüzde. Merak eden varsa tavsiyem aman, sakın. Ne biliyim VCD-DVD falan çıkınca ucundan kıyısından bir göz atarsınız merakınız da giderilmiş olur. Zaman kaybından da kurtulmuş olursunuz.

Hatırladığım üzere böyle bir gündü işte, rüzgarın üstüne bir de Osmanlı Cumhuriyeti yiyince insan afallıyor haliyle...

Eve Dönüş


Vizeler ve ardından arınma tatili derken arayı uzattık. Gayet başarılı bir ara sınav döneminin ardından kötü anacağımız eğitmenler yok değil, onlar da nazar boncuğu olsun. Neyse efendim, nerede kalmıştık?.

1881 - ...

2008/11/10


Vefatının üzerinden 70 yıl geçmiş, kuşaklar değişmiş, fikirler değişmemiş. Kişiler değişmiş, düşmanlar değişmemiş. Onlarca yıl geçmiş, gençler hiç değişmemiş... Ebedi şef ölümsüz, sadece istirahatte..

Zorunlu Ara


Bir süredir bu konu nedeniyle yazamıyordum, evet ara sınavlar geldi çattı. Kasım 22'ye kadar zorunlu bir ara veriyoruz...

Fatih Akın Filmleri Tv8'de

2008/11/04


Fatih Akın'ın üç filmi Kasım ayında Cumartesi akşamları tv8 ekranlarında olacak.

15 Kasım Cumartesi Fatih Akın'ın ilk büyük bütçeli filmi Solino.

22 Kasım Cumartesi Kısa ve Acısız

29 Kasım Cumartesi Im Juli

Benden Bu Kadar - As Good As It Gets


Sanırım Şampiyonlar Ligi maçlarını sabote etmek için olacak, 4 Kasım 2008 tv kanallarınca iyi filmlerle süslenmiş durumda. Bu kez Cnbc-e yapıyor hamlesini, Benden Bu Kadar'ı yayına alıyor.

1997 yapımı filmde Jack Nicholson döktürüyor. Kadroda Helen Hunt, Greg Kinnear ve Cuba Gooding Jr. gibi isimler var. Filmin en büyük şanssızlığı ise yayına girdiği dönemin Titanic ile aynı olması. Buna rağmen Oscar gecesinde Jack Nicholson'a en iyi erkek oyuncu, Helen Hunt'a da en iyi kadın oyuncu ödülünü getirdi. En iyi yardımcı erkek oyuncu (Greg Kinnear) dahil beş adaylık da cabası.

As Good As It Gets, 4 Kasım 2008 Salı gecesi 22.00'de Cnbc-e ekranlarında. Kaçıranlar için tekrarı ise aynı gece 02.15..

4:30


Singapurlu yönetmen Royston Tan'in yazıp yönettiği çok başarılı bir dram ekrana gelecek bu akşam.

Okulunun, büyük yalnızlığının içindeki tek anlam olduğu 11 yaşındaki Xiao ve 30lu yaşlardaki bir Korelinin dostluk ilişkilerinin konu alındığı bu film, bu akşam -4 Kasım 2008- saat 20.30'da tv8 ekranlarında olacak. Yalnızlık teması, film bittiğinde iliklerinize kadar işlemiş olacak emin olun. Yalnız olun veya olmayın içinize işleyecektir..

Kaçıranlar için aynı gece 00.30'da tekrar ekranlarda olacak.
*******
Bu arada tv8 bu hafta da filmlerde aşmış şekilde devam edecek. 6 Kasım Perşembe 22.30'da Norveçli yönetmen Pal Oie'nin Karanlık Orman filmi ekranlara gelecek. Ayrıca bu ay her Cumartesi akşamını Fatih Akın filmlerine ayıracaklar. Bu da ayrı bir post konusu olsun.