Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

American Hustle (2013)

2014/02/19

Son zamanların gözdesi American Hustle'ı en sonunda fırsat bulup izledim.


Neden bilmiyorum ancak bir şeyleri sevmedim filmde. Belki de Batman serisindeki yakışıklı ve cool hallerinden sonra Christian Bale'ı kel-göbekli görmek biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir.

Film konu kurgusunu işlerken aslında karakterleri git gide derinleştiriyor. Olayların gidişatı az çok tahmin edilebilir olmuşken bile karakterler tahmin edilemez halde ve gizemli. Filim, hikayeden çok karakterlerin ve oyunculukların filmi.

Baş karakter Irving sevgilisi ve iş ortağı Sydney ile iş üstündeyken FBI ajanı Richie tarafından yakalanınca FBI'a dört kişiyi ele vererek hafifletilmiş cezadan yararlanmayı hedeflemektedir. Bu sırada politikacıların işin içine girmesiyle Richie'nin büyüyen hırs buhranları ile olaylar hükümet adamlarına büyük bir darbe planlamaya kadar ilerler. Christian Bale, Bradley Cooper, Amy Adams, Jennifer Lawrence ve Jeremmy Renner. Her bir isim ayrı ayrı takdir edilesi. Göz dolduran, mükemmel oyunculuklar.

Filimden alınacak ders ise şu:
Aslında herkes herkesi kandırır ve bu sırada kendini de kandırır. Önemli olan bu kandırmacalara kimin ne kadar inandığıdır. Çünkü insanların anahtarı aslında inandıkları ve inanmak istedikleri şeylerdir.


İyi seyirler

Shuffle Off, Sam!

2014/02/16

Bazılarınıza garip gelebilecek bir huya sahibim... Yolculuğa çıkacakken müzik çalarıma en sevdiğim şarkıların pek çoğunu atıp evden çıkma gibi bir davranışım yoktur, keza yalnızken müzik dinlerken de. O yolculuğu, o zamanı tek bir şarkıcı/grupla özdeşleştirmeyi severim.

Söz konusu alışkanlığım sayesinde, hitleri dışında pek detayına inilmemiş; nice b-side barındıran albümler ile tanışma fırsatı buldum. Şimdi onlardan bazı örneklendirmeler yapalım. -Sıralama rastgele yapılmıştır.-

Sizin de böyle bir albümünüz varsa yorum kısmımız açıktır!




1. Bush - Razorblade Suitcase

Öyle bir albümdür ki, uzun bir yolculukta kulağınızda kaçıncıya döndüğünü fark etmeden; şarkıları aynı sırayla mırıldanmaya devam edersiniz. Swallowed, Bonedriven, Cold Contagious, Straight no Chaser...







2. Morrissey - You are the Quarry

Zamanın ne kadar hızlı aktığını da hatırlatır daimi olarak...








3. U2 - The Joshua Tree

En az üç jenerasyonun "en" listelerinin ilk sıralarında olduğundan eminim.









4. Karapaks - Akustik 1992-2009

Evladiyelik.







5. RHCP - Californication

Lisede miydiniz, ortaokulda mı? Bunu hatırlamayabilirsiniz fakat Road Trippin çalıp albüm bitince kasedi ne kadar hızlı ters çevirdiğinizi hatırlarsınız sanıyorum ki..






6. Interpol - Turn on the Bright Lights

Bitirme tezi kıvamındaki bir debut albüm. Bu kadar yüksek başlayınca ne yapsalar burun kıvırıldı sonraları.








7. PJ Harvey - Stories from the City, Stories from the Sea

PJ Harvey'in alter-egosunu gördüğümüz albümdür.






8. Soundgarden - Superunknown

Soundgarden dinleyen kişilerin eski sevgilisi gibidir. Sonra hem Soundgarden'dan hem de Chris Cornell'den solo ne geldiyse kendisiyle karşılaştırıldı.






9. Pearl Jam - Ten

En sıkıntılı zamanları bile unutturan bir albümdür. Özellikle Even Flow'dan sonra öyle bir akar ki, ne düşündüğünüz aklınızdan çıkar gider.





10. Nirvana - In Utero

İlk kasetlerimdendi. Bandı walkmanim tarafından kopartılmıştı zamanında da arkadaşım ölmüş gibi üzülmüştüm. Diğer Nirvana albümlerinin yanında niye üvey evlat muamelesi gördüğünü ise asla çözemedim.





11. The Smiths - Queen is Dead

Albüm kapağı gayet sade olmasına rağmen ilk gördüğünüz günkü kadar aklınızdadır. Şarkılar çalarken kapak elinizde döner durur.






12. The Strokes - Is this it?

Pek çok kişiyi The Strokes ile tanıştıran albümdür. Someday ve New York City Cops için alınan albüm, o yıl içerisinde yapılan en iyi harcamalardan birine dönüşür.






13. Iron Maiden - The Number of the Beast

Bu derece başarılı olacağını muhtemelen grup üyeleri de tahmin etmiyordu. Vokalde Paul Di'Anno yerine Bruce Dickinson gelir ve IM için bir milat olur bu albüm.

Girls Season 3

2014/02/04

Bu dizi ile ilgili takıntılı bir haldeyim. Evet yine Girls'den bahsedeceğim.

Dört gözle beklediğim 3. sezon bir kaç hafta önce başladı. Şu ana kadar ilk iki bölümü yayınlandı. Ancak karakterler gittikçe o kadar iyi oturuyor ki şu son iki bölüm kesinlikle izlediğim en iyi iki bölümdü. Dikkatimi çeken şey ise şu oldu; arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu öyle güzel işliyor ki dizi.Sevgili ilişkileri bir yana arkadaşlık temasını işliyor bu iki bölüm.  Arkadaşlıklarımızın-arkadaşlarımızın-arkadaşlık bağlarımızın gerçek olup olmadığını sorgulamadan bir insana hiç adım atabiliyor muyuz? Bence kendimizi biraz bu kavramlarla sorgulamalıyız.

Daha gelecek bölümlerde neler olacak göreceğiz, ancak değinmek istediğim konu 3. sezona hazırlık aşaması. Sosyal medyayı ve en son trendleri kullanarak HBO 3. sezona çok güzel şekilde hazırlandı. Facebook, Twitter ve Vine gibi yaygın kanalların yanı sıra son trend Snapchat ile de dikkatleri başarılı bir şekilde dizinin yaklaşan sezonunun üzerinde topladı. Emoji Dizilerin de sosyal medya kampanyaları olması gerektiğinin mesajını vermek açısından başarılı oldu.

Diyebileceğim tek şey izlemeye devam edip görelim.

The Wolf of Wall Street (2013)

2014/01/30

Son zamanların en gözde filmlerinden The Wolf of Wall Street. Türkçe'ye Para Avcısı olarak çevirilmesi açıkçası pek hoşuma gitmedi; Wall Street Kurtları olsa daha iyi olabilirmiş. Neyse filme geçelim.

Wall Street brokerı olan Jordan Belfort'un hayat hikayesi görsel olarak bir şölen niteliğinde yansıtılıyor. İnsanların en zayıf noktasının daha çok para kazanmak olduğunu fark eden ve bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini bilen Belfort hızla yükseliyor. Filmin en başından sonunun ne olacağı çok belli aslında. Ancak film olay örgüsünü sürdürmekte o kadar başarılı ki 3 saat boyunca bir an bile gözünü kırpmadan seyirciyi kilitleyebiliyor.

M. Scorsese hisleri yansıtma açısından en başarılı bulduğum yönetmendir. Şaşalı hayatın görkemine ekran karşısında biz bile kapılmış giderken alttan vermeye çalıştığı aile kavramı, uyuşturucu bağımlılığı, sahtekarlık konularını başarılı bir şekilde işliyor. Öyle anlar oluyor ki Belfort'a kızabiliyor, ona acıyabiliyor ya da ondan nefret edebiliyor seyirci. Filmin türü komedi ancak gülerken düşündürtmeyi de ihmal ettirmiyor.

The Great Gatsby filminin ardından Leonardo DiCaprio aslında benzer bir karakteri canlandıyor ekranlarda. Şu da bir gerçek ki DiCaprio'ya bu tarz karakterler çok yakışıyor ve hatta bence yüz ifadesine tam oturuyor. Oyunculuğu muhteşem ve kesinlikle izleyiciye kendisini fazlasıyla sevdiriyor. DiCaprio'nun yanı sıra Jonah Hill inanılmaz iyi bir oyunculuk sergiliyor. Birlikte çok iyi bir ikili oluşturuyorlar ekranda. Oyunculuğunu ilk defa izlediğim Hill müthiş bir canlandırma yapıyor ve karakterin hakkını beklenmeyecek şekilde veriyor.

Hayatta birilerini ikna etmenin ne kadar önemli olduğu her saniye işlenen bu 3 saatlik şölen nitelğindeki filmi mutlaka izleyin derim. Çok eğleneceksiniz.


Savages (2012)

2013/12/07

Az olan boş zamanımı film izleyerek karar verdiğim bir akşamüstünü hayal kırıklıklarıyla bitirirken duygularımı ifade etmeden geçemezdim. Bir hayal kırıklığı olarak bkz: Savages (2012)

Oyunculuktan mı başlasam senaryodan mı bilemedim. Filmdeki herşey o kadar kötü ki! Oliver Stone gibi Platoon filmini çekmiş bir yönetmenden böyle bir film beklemezdim. Korkutucu gösterilmeye çalışılmış sahneler, hiç gerçekçi gelmeyen olaylar, abartı kan kullanımı... 

Filmdeki tek güzel kısım (SPOILER) gerçek olmasını ümit ettiğim ilk sondu. Ardından gelen esas son ile hayallerim daha da yıkıldı, boşa harcadığım zamana üzülerek bitirdim filmi. 

İzlemediyseniz, izlemeyin. Benden söylemesi.

Remember, remember!

2013/11/06

5 Kasım günü ve Londra'dayım. Heycanım doruklarda. 1 Kasım akşamından beri yer yer atılan havayi fişeklerle günlerdir merakla bu akşamı bekliyorum. Farklı yerlerde havayi fişek gösterileri olacak. Söylemler yayılmış tüm şehirde. En büyük ve açık alanı en geniş olan parkı seçtim izlemek için. Sabırsızlanıyorum bu çoşkuya katılmak için. Ve 5 Kasım akşamı...

Şunu söylemeliyim ki hayal kırıklığına uğradım. Yıllardır yazıyoruz, yorumluyoruz, paylaşıyoruz. "Remember, remeber, the fifth of November" dilimizden düşmez olur Kasım ayı başında. Ancak burada durum çok farklı. Görkemli şovlar, değerli söylemler beklerken çoluk çocuk eğlencesine dönüştürülmüş bir havayi fişek gösterisi izledim. Ardından lunaparka yönelen çılgın kalabalık ve çocukların eğlendiği bir havayi fişe gösterisi. Burada çoktan yitip gitmiş bir davanın sadece anısı kalmış akıllarda, ruhu çoktan unutulmuş. Geride ne bir maske kalmış ne de bir anti-devrimci söylem. Biz yine de unutmayalım, yazalım tekrardan. İleride anlatacaklar lazım olacak bizlere, her zaman!

    Remember, remember! 
    The fifth of November, 
    The Gunpowder treason and plot; 
    I know of no reason 
    Why the Gunpowder treason 
    Should ever be forgot! 

    Guy Fawkes and his companions 
    Did the scheme contrive, 
    To blow the King and Parliament 
    All up alive. 
    Threescore barrels, laid below, 
    To prove old England's overthrow. 
    But, by God's providence, him they catch, 
    With a dark lantern, lighting a match! 
    A stick and a stake 
    For King James's sake! 
    If you won't give me one, 
    I'll take two, 
    The better for me, 
    And the worse for you. 
    A rope, a rope, to hang the Pope, 
    A penn'orth of cheese to choke him, 
    A pint of beer to wash it down, 
    And a jolly good fire to burn him. 
    Holloa, boys! holloa, boys! make the bells ring! 
    Holloa, boys! holloa boys! God save the King! 

Fifth of November-Reloaded

2013/11/05



Yine bir 5 Kasım gününü, önceki yıllarda yazdığımız yazıyla hatırlıyoruz. Bu 5 Kasım'ın olayı nedir?


Kraliçe 1. Elizabeth 1603 yılında ölene dek sürekli onun baskısı altında yaşamış olan İngiliz katolikler, varisi 1. James'in inançlarına karşı daha toleranslı olacağını düşünürler çünkü James'in annesi de bir katoliktir. Fakat olaylar katoliklerin dilediği gibi gelişmemiş, 1. James sorunun sadece şiddetle çözüleceği fikrini benimsemiştir. Çok sayıda katolik katledilir (Kral 1. James'in katolik olduğu halde tüm bunlara izin verdiğini belirten bilgiler mevcut olmakla birlikte kendisinin katolik olduğunu ortaya koyan net bir bilgi yoktur).

İngiliz Katolikler de buna karşı Robert Catesby önderliğinde gruplaşırlar. Planları Parlamento binasını havaya uçurmak, böylece katoliklere hayatı zindan eden Kral 1. James ve parlamento üyelerini öldürmektir. Planlarını gerçekleştirmek üzere 36 fıçı barutu Lordlar Kamarası'nın kilerine yerleştirirler.

Tekrar düşündüklerinde hareketlerinden masum sivillerin hatta katoliklere yardım eden kişilerin dahi zarar göreceğinin farkına varırlar. Eylemci grubun içindeki bir kaç kişi, isimsiz mektuplar aracılığıyla dost isimleri 5 Kasım günü parlamentodan uzak durmaya çağırırlar.

Mektuplardan biri Kral 1. James'e yakın kişilerin eline geçer ve eylemcilerin planının bozulması amacıyla derhal harekete geçilir. 1605 yılı 5 Kasım gününün erken saatlerinde, fitili ateşlemekle görevli olan Guy Fawkes Lordlar Kamarası kilerinde ele geçirilir, işkence edilerek öldürülür ve parçaları ülkenin dört bir yanına dağıtılır. Bu şekilde yakalanması Fawkes'un adını hareketle bağdaşlaştırır. Devrim hareketinin simgesi haline gelmiştir.

Fawkes başarılı olsaydı şu an katolik bir İngiltere ile karşı karşıya olabilirdik. Din üzerinden gelişen fakat parlamenter sisteme karşı bir eyleme dönüşen bu hareketin başarısız oluşu belki de pek çok dengeyi değiştirdi. Sadece tarih kitaplarında anacağımız bir sistem haline dönüşecekti belki de parlamenter sistem...

Tüm bu olayların ardından her yıl 5 Kasım günü, Kralın ve Krallık makamının güvende oluşunun kutlandığı, onlara sadakatin sunulduğu gün haline gelir. Ülkenin her yanında Fawkes maketlerinin yakılması, havai fişekler ve bol gürültü ile kutlanan bu gece, Bonfire Night adını almış, pek çokları için yeni neslin türlü şaklabanlıklar yaptığı zaman dilimi olarak kabul ettikleri bir günden öteye gidememiştir.



Hiç Edilen Yerli Şarkılar vol.1

2013/08/02

Bugün öğle yemeği sırasında açılan bahis -yaşımızın ve/veya hafızamızın da izin verdiği ölçüde- Türk müzik tarihinde yer alan kliplerdi.

İnternet çağını doğuş dönemlerinden yakalayabilmiş bir nesil olarak, istediğimiz müzik tarzına ulaşımımız, 56k modemler sayesinde biraz yavaş da olsa kolay oluyordu. Rahat ulaşamadığımız albümleri internet sitelerinden, Napster vb ortamlardan edinebiliyorduk. Şimdi ise pek çok şeyi artık cebimize kadar getirebiliyoruz. Öyle ki, Youtube ve Grooveshark gibi servisler internete ulaşımın da kolaylaştığı üzere, müziği depolamayı anlamsız hale getirdiler.

Fakat, fakat, fakat... Eskiden iş böyle değildi. Okuldan gelince çanta atılır ve televizyon karşısına geçince insan Demet Sağıroğlu'nun bir Arnavut Kaldırımı'nı ya da Tarkan'ın Kış Güneşi'ni beklerdi. Çok kaliteli müzik yapılırdı. En azından şimdiki halimle düşündüğüm bu. Pek çok güzel klip ve şarkı tabii ki vardı lakin o kadar güzel şarkılar klipsiz veya rezalet kliplerle heba edildi ki... Bir Glosoli beklemiyoruz ama çok iyi şarkılar, çok yavan kliplerle hiç edildi.

.....

Bugünün konuşmasının içeriğinden alıntı yaparak; hiç edilen kliplerin ilk sırasına Teoman'ın Gemiler'ini koyduk. Epik bir hikaye olabilirdi o klipte. Bir kaç fikir var tabii gruptan çıkan, elin İngiliz'inin bizarre şeklinde tabir edebileceği; vermeyelim burada.

İkinci sırayı blogumda yazmanın bana verdiği yetkiyle; Kargo'nun Kaderin Dizaynı'na verdim. klibinin olmaması hayal kırıklığından öte bir şey bana sorarsanız. Belki de olmayacak diye korktular, anlaşılabilir mi bilemiyorum. Şairin Elinde klibine bakınca da iyi ki yapılmamış diyor insan.

Üçüncü sırada ise Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Var'ı. Kısa film tadında bir klip çok yakışırdı gibi geliyor sanki.

Dördüncü sırayı pek tartışmadan Mirkelam'ın Unutulmaz'ına verdik.

Beşinci ve son şarkımız ise bahsi geçtiği üzere Şairin Elinde. Özellikle ilk dakikalar.

Farkındayım kısır bir liste olduğunun fakat 45 dakikada bu çıkıyor. Devamı gelebilir mi derseniz; elbette.

Çapa derken?

2013/06/21

Güne başladığınız andan itibaren canınızın bir şeyi çok istediğini fark ettiğiniz zamanlar olmuştur. Bir yiyecek olur, bir kişinin varlığı olur, çok çok önceden izlemiş olduğunuz bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkı olur...

İşte böyle bir şey iki gündür yataktan aşağıya adımımı attığımda başıma gelen. Sanki yeni güne uyanmamışım, yorgun aklım yenilenmemiş gibi; Kargo'nun Kaderin Dizaynı şarkısı zihnimde dönüp duruyor. Pek çok kişinin duyduğunda istemsizce başını kaldırdığı bir şarkıdır halen.

Bu yazı ve link belki size de bulaştırır belki bendeki hali.

Tabii sonradan düşünüce, bu durum çapa kavramını da akla getiriyor. Nedir bu çapa?

Duyularımızla algıladığımız uyarımların beynimizdeki etkisi diyebiliriz. Bu ansız bir dokunuş olabileceği gibi duyduğunuz bir melodi ya da hissettiğiniz bir koku da olabilir. Örneğin çok iyi bir arkadaşınızla dışarıda eğlenirken içtiğiniz içkinin tadı, onu kaybettikten sonra size hep o anı hatırlatabilir. En güçlü çapa koku olsa da, anılara ket vuramazsınız.

İnsanların belli davranışlarınıza aşırı tepki vermesi de pekala çapalarla alakalı olabilir. Üzgün bir kişiye gidip de sürekli neyin var demeniz veya omzuna dokunmanız gereğinden şiddetli reaksiyon yaratabileceği gibi; karşınızda tamamen mutlu görünen fakat yan masadaki telefonun melodisini duyduktan sonra yüzü düşen insanlar görmenizi de sağlayabilirler. Zaten kompleks bir varlık olan insanda, çapa kavramı daha da ilginçleştiriyor olayları.

Çapalara fazla takılmamalı, bizleri ilerleyemez halde bırakmalarına izin vermemeli. Satıp kurtulmalı.


Tanıyalım Tanıtalım'da Girls

2013/06/05

Büyük şehirlerde insanlar hep mi mutsuz? Hayat ya da hayata tutunmak bu kadar mı yorucu, bu kadar mı bunaltıcı? Bu meraklarıma karşıma yeni çıkan Girls dizisinde cevap buldum. Evet, size New York'un kızlarından bahsedeceğim.

Karşımıza yaşları 20 ile 24 arasında değişen 4 birbirinden farklı kafada olan kız çıkıyor dizide. Dördü de birbirinden apayrı; dördününde  hayattan istekleri, yaşam beklentileri, yaptıkları işler, hırsları, üzüntüleri sevinçleri her şeyleri o kadar farklı ki hiç bir ortak yanları yok. Dizinin ilk sezonunun ortalarında "neden arkadaşlar acaba?" diye kendimi düşünmekten alı koyamazken durumlar ikinci sezonda daha da değişiyor.

New York'un bekar laydileri diye onları Sex and the City tadında sanıp öyle bir beklenti ile izlerseniz,  hayal kırıklığına uğrarsınız. Kendileri münhasır, tam gerçek hayattan kesit karakterler. Giyimleri, konuşma dilleri o kadar gerçekçi ki dizinin içine izleyiciyi çekiyor.

Amerikan yapımı dizi aslında Amerikan aile hayatı ve yaşam tarzının da ipuçlarını, toplumsal sorunları, bireyselleşmeyi ve bireyselleştirmeyi dizi çok iyi veriyor. Cinsellik ile ilgili rahatlıkları, yenilikleri denemeye açıklıkları; bazı konular üzerine Hannah üzerine verilen felsefi konuşmalar üzerine kafa yorulup, uzun uzun yorumlanabilecek türden.

Bu yazıyı yazmak için iki sezonunu da bitirmek istedim. Sonrasında kendime "ben bu diziyi neden izliyorum?" diye sormadım değil, yalan yok. Ancak karakterlerin her birinde ister istemez kendinizden bir parça buluyorsunuz. Tam " Evet, ben tam Hannah'ım." dediğim anda "Jessa'nın kafasını istiyorum!" diyerek hayretlere düştüğüm oldu. Bu da beni kesintisiz olarak diziye bağladı ve 2 günde 2 sozununu bitirverdim.

Dizinin üçüncü sezonu hazırlık aşamasında. Üçüncü sezonun cast'ı ile ilgili dedikodular dolaşmakta. Ben biraz okudum ancak size diziyi izlemeden okumanızı tavsiye etmem. Çünkü ikinci sezon finali çok sürprizli. Şimdiden iyi seyirler :)

Lana Del Rey İstanbul'da!

2013/05/03



Lana Del Rey'in bu yıl İstanbul'a uğrayacağı kesinleşmiş durumda. Güçlü organizasyon şirketi Unilife, 7 Temmuz 2013'ün İstanbul için Lana Del Rey günü olduğunu resmi olarak duyurdu. Ayrıntılar gelince güncelleme geçeceğiz.

Güncelleme derken bunu kastetmemiştim ama konser 20 Eylül'e ertelendi. Biletix.

Tanıyalım Tanıtalım'da Black Mirror

2013/04/22

Hep aynı temalarda işlenen dizilerden sıkılıp arayışa girdiğimde karşıma çıkan bir diziyi sizlerle paylaşmak istiyorum; Black Mirror.



Günümüzün kaçınılmaz mecralarından sosyal medyanın hayatımızı nasıl etkilediğinin aslında çok fazla farkında değiliz, ya da farkındayız ama bunun ne kadar kötü bir yanı olduğunu bilinçli olarak göz ardı ediyoruz.

Biz göz ardı etsek de Black Mirror'da edilmiyor. Aslında üzerine baya konuşulabilecek bir dizi. Çünkü her bölümü farklı bir yönetmen tarafından, farklı bir oyuncu kadrosu ile ekrana taşınan hatta her bölümünün uzunluğu bile değişen bir dizi. Alışılmışın çok dışında. Her bölüm bir kısa film tadında ve arka arkaya izlenemeyecek yoğunlukta.

İnsanı düşündürten pek çok yanı var dizinin. Bilinçsiz tüketim toplumunun bilgi saçımının ne noktalara varabileceğini gözler önüne acımazsız bir şekilde açıkça ortaya koyarak çok önemli bir noktaya ayak basıyorlar. Sosyal medyanın bizi yönettiği, şekillendirdiği, iyi/kötü bilgilendirdiği bu sonsuz ve kesintisiz bilgi akışının ortasında biz kendimizi yapaylığa ne kadar kaptırıyoruz? Bunu kendimize hiç soruyor muyuz? Sosyal ağlardan uzak durmanın iyi olacağı bilincinde olmamıza rağmen hangimiz merakla başkalarının facebook profillerine gizlice bakmıyoruz? Bunların hepsi çok doğru ve bir yandan da çok acı. Çünkü hepimiz yapaylaşıyoruz ki bu da kaçınılmaz sonumuz oluyor.

Her bölümünden ayrı bir ders çıkarabilir Black Mirror'ın. Dizinin adını neden Black Mirror koymuşlar bilemiyorum, ancak hayatımızdaki onca kara ekranın kara birer aynamız olduğu yorumunu yapamadan duramadım. Ekranlardan kopabiliyor muyuz? Hayır. Eleştirsek dahi televizyon, bilgisayar, telefon, reklam panoları vs.vs. O kadar çok ekran var ki hayatımızda, artık hayatı ekrandan yaşıyoruz. İşte tam da anlatmak istedikleri nokta bu bence. İzleyin, bakalım sizin çıkarımınız ne olacak.

Boyunu Aşan Film: The "Perks"

2013/02/24



Her şey sakin bir cuma gecesi dileğiyle başladı...

Yiyeceğimi, içeceğimi alır aylardır merak ettiğim fakat hakkında çıkan tüm yazıları okumaktan koşar adım kaçtığım The Perks of Being a Wallflower, internette refere edildiği üzere "Perks" filmini izlerim diye düşünüyordum. Sakin bir gece dileği kesinlikle gerçekleşti lakin bu durumun haftasonunu esir alması planda yoktu.

Afişte Ezra Miller ismini görünce karar vermiştim aslında bu filmi bekleme listesine almaya. Pek hoşlanmadığım bir tarzda da olsa, '93 doğumlu oyuncunun We Need to Talk About Kevin'deki performansı parmak ısırtacak seviyedeydi. Bir diğer isim Logan Lerman ise büyük referans olacak yapımlarda rol almasına karşın, rol kalitesi olarak kendisini öne çıkaracak ilk yapımında boy gösterecekti. Emma Watson ise... Bildiğimiz Emma Watson, ne kadar kötü olabilir ki? Oyunculuğu gözümüzün önünde büyüyen biri oldu. Gelecekte neler verebileceği konusundaki limit gerçekten yüksek. Akademik başarısı da kıskanılacak cinsten ama bugün konumuz bu değil.

Filmimize dönersek...

Wallflower, daha çok okullarda ve iş hayatında karşılaştığımız her şeyden ve herkesten uzakta kalmayı tercih eden fakat etrafındaki durumun farkında olan, anlayan; buna rağmen sosyalleşme konusunda sorunları olan kişilere yakıştırılan bir sıfat. Filmdeki wallflower da, Charlie (Logan Lerman).

The Perks of Being a Wallflower, Charlie'nin stabil olan kötü durumunu, yeni arkadaşlarının (Patrick-Ezra Miller ve Sam-Emma Watson) yardımıyla en azından dalgalı bir duruma taşıyabilmesini, geçmişi ve geleceği arasında kalan bölümdeki yerinde bir molayı anlatan bir hikaye. Bu hikayenin içerisinde bir lise draması arıyorsanız, sonrasında çok şaşıracaksınız demektir. Klasik bir Cuma gecesi filminden çıkmaya başladığı anda, sonraki günlerde dönüp dönüp tekrar izleyeceğiniz sahneleri aklınıza yerleştiren bir film olacak.

Devrimsel bir film değil; deneysel bir film, türe yenilikler getiren bir film hiç değil. Sadece güzel bir zaman, mekan ve kurgu kavramı olan; iyi işlenmiş, kusursuza yakın bir soundtrack ile süslenmiş ve bu kadar genç oyuncularıyla birlikte çok iyi yansıtılmış bir hikayeyle karşılaşacaksınız.

Harper Lee, Salinger, Shakespeare, Camus referansları ile fikirlerinizi oluşturan kitapları hatırlayacak; The Smiths, David Bowie, Genesis ve The Beatles ile de aklınızda yer etmiş yüzleri anımsayacaksınız.

Büyük sürprizleri değil ama en dipteki beklenmediklerinizi yaşayacaksınız.

Filmin içeriği hakkında bu kadar veri, izleyip izlememe kararını verebilmeniz açısından yeterli. Bu eserin sahibine göz atalım bir de.

Kitap beyaz perdeye aktarılırken senaryo ve yönetmen koltuğu da yazar Stephen Chbosky'ye teslim edilmiş. Kendisi kitabı bitirdiği saatten itibaren bu hikayeyi filme dökebilme fırsatı aradığını, hatta pek çok kareyi aklında kurguladığını söylüyor. Filmi izledikten sonra sözlerinin ne denli yerinde olduğunu anlıyorsunuz. Dünyaya getirdiği çocuğu büyütüp, yetiştirip, donatıp, süsleyip, evlendiriyor ve aileden uzaklaştığı sırada, uzaklardan başarısını izliyor tam anlamıyla. Bütçe-performans oranına bakınca ne denli başarılı bir iş çıkardığı da aşikar.

Sözün özü, beklentilerinizi bir kenara atıp oynatın bu filmi. Değerini çok daha iyi anlayacaksınız.


Jason Bourne'un Dönüşü İmkansız Gibi

2013/02/19



Stüdyo her ne kadar yeni bir film için onayı almış, Matt Damon da yeni bir Bourne filmi ile dönüşe sıcak bakıyor olsa da; ekip, içinde Jason'ın da olduğu doğru hikayeyi bir türlü bulamıyor.

Matt Damon bir ay kadar önce, Promised Land filminin tanıtımında gazetecilerin olası bir Bourne filmi ile ilgili dedikodulardan kaynaklanan sorularını yanıtladı. Matt Damon yeni bir Bourne filminde yer almayı çok istediğini yineleyerek, yeni film için aktif çalışan grubun içinde de yer aldığını söyledi.

Batman serisine yeni bir bakış açısı getiren Nolan kardeşlerden Jonathan, Matt Damon'ın ricası üzerine iki ay kadar, hikayesinde Jason'ın da aktif olduğu yeni bir Bourne filmi senaryosu üzerinde çalışmış fakat bunu nasıl yapacağını bir türlü bilemediğini söyleyerek projeyi gerisin geriye Damon'a teslim etmiş. Memento gibi bir senaryonun lideri, Person of Interest'in düzgün bir çizgide ilerlemesinin tek sorumlusu olan kişiden bu cevap alınınca, işleri biraz yavaşlatmak gerektiğine karar verilmiş. Nedenler basit, en son 2004 yılında görülen Jason, en erken 2014'de vizyona girebilecek yeni bir filmde yer alsa; CIA radarından uzak geçen on yılın tasviri biraz zor olacak gibi görünüyor. Bir diğer neden de, Nolan ve Damon'ın da belirttiği gibi, The Bourne Ultimatum ile birlikte aralık kalan kapıların tamamen ve çok iyi bir şekilde kapatılmış olması. Kesinlikle yapılamaz görülmüyor tabii ki, Pamela Landy ve Aaron Cross'un sürüklediği yeni bir filmin ardından, Jason'ın tekrar hikayeye dahil edilmesi de olasılıklar arasında.

Anlayacağımız üzere, tüm taraflar ne kadar istekli olsalar da Jason Bourne'un dahil olduğu bir film şu an için çok zor görünüyor. Zorlama bir yapımla karşımıza gelmelerindense, olayın üzerini tamamen kapatmaları, en azından çok çok iyi bir hikaye bulana dek ertelemeleri, en büyük olasılık gibi.

Yeni Bond Filmi Yolda

2013/02/02



Gladiator filminin senaryosundan tanıdığımız John Logan, henüz ismi netleşmemiş olan yeni Bond filminin senaryo yazarlığı görevini üstlendi.

MGM'in finansal kabusu nedeniyle dört yıllık bir aradan sonra dönen Bond, Skyfall ile şaşırtıcı bir gişe başarısı yakalamıştı. Bu başarı yapımcılara seriyi devam ettirme yönünde daha güçlü bir motivasyon sağlamış olmalı ki, kökleri korurken, seriye de yeni bir yön verme kararını almışlar.

Filmin diğer Bond filmlerinden farklı olacak en büyük yönü iki bölüme yayılacak şekilde tasarlanması. Serinin yirmi üçüncü filmi olan Skyfall'dan bağımsız şekilde gerçekleşecek olaylar bütününde, yirmi dördüncü ve yirmi beşinci Bond filmleri, aynı hikaye üzerine odaklanacak yani farklı zamanlarda vizyona girecek iki bölümlük bir film izleyeceğiz. Bu açıdan, Bond serisinin değişik bir yola girdiğini söyleyebiliriz.

Serinin yirmi dördüncü basamağı olacak filmin The World is not Enough'dan beri her Bond filminde olduğu gibi Kasım ayında, 2014 yılında vizyonda olması planlanıyor.

Blur Rock'n Coke 2013 Sahnesinde!

2013/01/17



Rock'n Coke 2013'ün ilk konuğu kesinleşti. Blur, 2013 yazında görkemli bir geri dönüş yapması beklenen Rock'n Coke müzik festivalinin ilk konuğu oldu.

Tanıyalım Tanıtalım'da Chromatics

2012/11/27

2000'li yılların başından beri elektronik müzik dalında "chaotic" müziğin hakkını vermeyi başarabilen verimli bir grup var karşımızada; Chromatics.

Dört tane albümü bulunan Chromatics'in albüm sıralaması şöyle: 
  • Chrome Rats vs. Basement Rutz (Gold Standard Laboratories, 2003)
  • Plaster Hounds (Gold Standard Laboratories, 2004)
  • Night Drive (Italians Do It Better, 2007)
  • Kill For Love (Italians Do It Better, 2012)

Bu albümlerinin hiç birinde bulunmayan yepyeni bir şarkılarını buldum dün youtube'da. Cherry isimli şarkıyı şiddetle tavsiye ederim. 

Karşınızda: Born to Die Paradise Edition!

2012/11/15



Lana Del Rey, Born to Die albümüne sekiz şarkılık ekleme yaptığı Paradise Edition'ı 12 Kasım itibariyle piyasaya sundu. Albüm iki diskten oluşmakta, ilki daha önceden edindiğimiz on beş şarkılık Born To Die Deluxe Edition; ikinci disk ise tamamen yeni sekiz şarkıdan oluşuyor ve albüm bu haliyle Paradise Edition adını alıyor.


Bildiğimiz Lana Del Rey soundu, Paradise Edition ile gelen parçalarda kendini biraz daha ağır bir havaya bırakmış görünüyor. Sözlerde ise albümün ilk versiyonuna göre ileri derecede sertlik mevcut. Sağ kulağı sol elle tutmaktan vazgeçip daha da net olmayı seçmiş belli ki. Özellikle Ride, Gods&Monsters, Bel Air ve 1986 tarihli David Lynch filmi Blue Velvet'de Isabella Rossellini tarafından da yorumlanmış, filmle aynı adı taşıyan Blue Velvet şarkısı; albümün en dikkat çekici çalışmaları arasında.

Born To Die Paradise Edition, TTNET Müzik içeriğinde yerini almış bulunmakta. Albümün iTunes versiyonunu edinenleri ise bir bonus şarkı bekliyor olacak. Burning Desire adlı şarkı, özel versiyon olarak sadece iTunes kullanıcılarına sunulmuş durumda. Müzik marketlerde görmek için ise daha bir hafta kadar beklemek gerekecek sanıyorum.

Bu albüm de gösteriyor ki Del Rey, Born To Die ile aldığı övgülerin dahi üzerine çıkmaya kararlı ve beklentilerin tam anlamıyla karşılandığı bir albümle daha sahnede.

Tanıyalım Tanıtalım'da Gabriella Aplin

2012/11/14

Aylar oldu, hatta neredeyse bir yıl olacak. Ne mi oldu bana? Pek çok şey. Uzaklaşma yaşadım her şeyden. Beni filmlerden, kitaplardan ve okuyup-yorumlayıp-yazmaktan uzaklaştıran nedenlerim oldu. Pek çok neden. Hatta insanlar da katıldı onların arasına. Bir de iş hayatına girmem etkili oldu tabii. Sektör değiştirdim. Rüzgara bıraktım kendime ve karşıma çıkan ilk iş teklifine evet dedim. Edebiyatçıydım- ya da olmaya çalışıyordum ki- kendime reklam-iletişim-medya sektörünün ortasında bir reklam ajansının içinde buldum. 8 ay oldu, memnun muyum? Kısmen. Ama gel gelelim ki planlar hala kafada. Sadece düzen yok, sıralama yok. Biraz da hayata koyvermişlik var, düzensizlikten plansızlıktan spontane günlerden, tatillerden ve hafta sonlarından keyif almaya başlamış olmam da cabası. Böyle değildim aslında ama işte atlatılan depresyon insanı değiştirmeye kadirmiş. Neyse, sonuç olarak hala hayattayım ve buradayım :)

Yeni bir seri başlatıyorum kendime; "Tanıyalım, tanıtalım" Belki okuyanların bildiği ama benim yeni keşfettiğim belki eski belki yeni, mekan olsun müzik olsun film olsun kitap olsun eski formuma dönmek için yazma alıştırmaları yapacağım bir başlık açıyorum kendime. Bugün ansızın karşıma çıkan Gabriella Aplin ile başlatıyorum bu seriyi. Haydi bana ve sizlere hayırlı olsun :)


John Lewis Yılbaşı reklam müziği ile tanıdığım 20 yaşındaki bu genç arkadaşın The Power of Love şarkısını dinleyin derim, bence gelecek vadediyor.

Soundgarden Sunar: King Animal

2012/11/07



Şubat 2011'de yeniden bir araya geldiklerini açıklayınca, best of ya da konser performansları ile alakalı diye düşünmüştü pek çok kişi. On beş yıllık aranın ardından ortaya çıkan iş ise şaşırtıcı derecede başarılı. Soundgarden tadından uzaklaşmadan işleri biraz daha karıştırmışlar bu kez abilerimiz.

Son albümünü '96 yılında çıkaran Soundgarden'da uzun ara, her üyelere aynı derecede pozitif yansımadı tabii ki. Chris Cornell solo projelerle devam ederken grubun diğer üyeleri Wellwater Conspiracy gibi yan projelerde kısa süre de olsa görünmeye devam ettiler. Birleşme fikri ortaya çıktığında "öyle kuru kuru olmaz, albüm de yapalım" motivasyonunun sahibi Matt Cameron, diğer üyeler arasında en aktif kalmayı başarmış olanı. Cameron, '97 yılındaki ayrılığın hemen sonrasında yer aldığı The Smashing Pumpkins'in Adore albümünün ardından, Queens of the Stone Age ile sahnede kalmaya devam etmişti.

King Animal'a dönelim... '84 doğumlu grubun altıncı stüdyo albümü; ismiyle olduğu kadar, içeriğiyle de iddialı. Badmotorfinger ile Superunknown arası bir tad yakalamışlar diyebiliriz bu albüm için. Favorim olan Down on the Upside'a ise hız ve lezzet olarak henüz yaklaştıramadım kendisini, dinledikçe belki. Öne çıkan parçaları Taree, Non-State Actor, Blood on the Valley Floor ve Halfway There olarak sayabiliriz şimdilik.

Uzun lafın kısası, uzun bir aradan dönen Soundgarden ismine yakışan bir albüm olmuş King Animal. Umalım ki Kiss ve Ac/Dc ile süslenecek 2013 yazında kendilerini de ülkemizde görebilelim.

Mori Geri Döndü!

2012/10/11



Henüz sindirebildiğim için, Deli Bando hakkındaki fikirlerimi yazmam biraz süre aldı. Tamamen beklentilerimi karşıladığını söyleyerek giriyorum söze.

Yasemin Mori, ilk albümü Hayvanlar'ın ardından ikinci albüm için beklentileri ister istemez yükseltmişti. Deli Bando çıkalı bir haftadan fazla bir süreyi geride bıraktığımızda, Hayvanlar albümünden ballandıra ballandıra bahseden kitle; Deli Bando konusunda ikiye ayrılmış durumda. Bir tarafın ortak fikri, yeni albümün bir Konuşmak veya Aslında bir Konu Var çıkaramayacağı düşüncesi. Diğer tarafta ise albümün yeni bir Yasemin Mori fikrini gösteriyor olduğu fikri.

İki tarafa da katılamıyorum aslında. İlk kısım belli ki albümün duygusal yönünün eksik kaldığı fikrinde. Bence doz iyi tutturulmuş. Sonuçta melankolik bir albüm amaçlanmış değil, bu açıkça görünüyor. Diğer tarafın yeni bir Yasemin Mori oluştuğu fikri ise garipsediğim bir düşünce. Tamam ilk albüme göre sound olarak  farklılık taşıyor olsa da vokal ritmi ve tonu ilk albümden çok da farklı değil. En azından "Yeni bir Yasemin Mori" kadar abartılı değil.

Mori yeni albümünde farklı şeyler de denemiş tabii ki. Kendini tekrar eden işler sadece Serdar Ortaç yapınca satıyor. Sonuçta topu topu yedi nota var, kaç farklı beste yapılabilir ki? Velhasıl iş öyle değil. Kırmızı Kurnaz Tilki, Muşta ile birlikte yeni albümde ilk gözüme çarpan şarkı oldu mesela. Farkı barizdi ilk albüme göre. İlk albümde tercih edilen parçalar genelde Mori'nin ses rengini ortaya fazlaca koyan şarkılar değillerdi. Kısa ve net liriklere sahipti albümün geneli. Kırmızı Kurnaz Tilki ise vokalin sık sık uzatıldığı bir şarkı olmuş. Canlı performans kadar olmasa da kendisinin ses rengini epey ortaya koyan bir sonuç çıkmış ortaya. Keza, Işığa Geldi Çocuklar'ın da farkını ilk dinleyişte anlayabiliyorsunuz.

Sonuç olarak dolu dolu bir albüm olmuş Deli Bando. İlk albüm kadar fazla hit çıkarmayacağı kesin fakat zengin B-Side içeriğiyle ayrı bir yer edinecek akıllarda, buna şüphe yok.

Yeni Bir Üçleme: The Hobbit

2012/07/30



The Hobbit: An Unexpected Journey vizyon için gün sayarken, Gandalf rolünden tanıdığımız Ian McKellen şahsi Twitter hesabından The Hobbit serisinin üç filmden oluşacağını duyurdu. Bu gelişmenin hemen ardından Peter Jackson da Facebok sayfasında girdiği bir yazı ile haberi doğruladı. Kesinlikle çok iyi haberler bunlar.

Açıklamanın tam metnini linkte bulabilirsiniz.

The Dark Knight Rises'ın Ardından

2012/07/27


Efsanenin sonuna geldik. Ben de seriyi, hafta içi olmasına rağmen boş koltuğun olmadığı bir salonda izleyerek sonlandırdım. Film öncesi yaratılan beklentilerin karşılanmış olduğu düşüncesi ile koltuğa rahatça kurulmuş bu yazıyı yazıyorum.

Spoiler kesinlikle vermeyeceğim çünkü alışıldık komplike Nolan yapımlarının tersine, sonuç filmi olduğundan pek çok detay birbirine bağlanır kendinizi durduramaz filmin sonunu söylemiş bir şekilde bulabilirsiniz kendinizi.

Hikaye örgüsü önceki filmlerden iyi. Evet, Ledger öncülüğünde Joker'ın yıldızlaştığı The Dark Knight'dan dahi iyi buldum diyebilirim. Bu fikrimin gelişmesinde filmin sonunun tek açık kalmayacak ve "bu ne şimdi saçmalığa bak" dedirtmeyecek şekilde bağlanmasının da büyük etkisi var. Cgi'dan ve yapaylıktan mümkün olduğunca kaçınan Nolan, kendine has numaralarını yaparak, yine aksiyon tarafını çok iyi kotarmış.

Bunların hepsi, iyi yönetmenlerin yüksek bütçeler ve başarılı oyuncularla birleştirildiğinde elde edilmesi sürpriz olmayan, zaten beklentilerin dahilinde olan şeyler. Dolayısıyla yönetmenin ve serinin son filminin farkını ortaya koyan en önemli detay; sekiz yıldır suçtan temiz şekilde yaşayan; hatta filmde Blake ve Gordon'ın çatı sahnesinde vurgulandığı derecede suçtan temizlenen Gotham şehrinin müthiş tasviriydi. Önceki filmlerdeki kasvetli ve karanlık Gotham atmosferi tamamen canlı ve yaşayan bir şehrinkiyle değiştirilmiş ve bu izleyiciye net şekilde hissetirilmiş. Bunu hissedişiniz sayesinde de Bane'in yaptıkları sizi daha fazla etkileyip, önceki filmlerin ötesinde bir şekilde atmosfere dahil olmanızı sağlıyor. Filmin bende yarattığı en önemli etki buydu. Yoksa hepimiz aşağı yukarı ne derece harika bir filmle karşılaşacağımızı biliyorduk.

Sonuç olarak, tekrar tekrar dönüp oynatacağımız sahnelerle dolu bir film daha armağan etti bu sektör bize.

Yol Arkadaşları - 12

2012/07/09


Bu seferki "Yol Arkadaşları" listemiz, kesinlikle sürücüler için hazırlanmamıştır. Gayet sakin bir liste oldu. Frances the Mute'ün cover artı ile verelim yazıyı.

Spotify çalma listesi için tıklayın.  (Remy Zero - Fair listede yer almamıştır.)

1 - The Mars Volta - İlyena
2 - Slash ft. Beth Hart - Mother Maria
3 - Remy Zero - Fair
4 - Interpol - Stella was a Diver and She was Always Down
5 - Foo Fighters - The Pretender
6 - Faith No More - Evidence
7 - Othar Turner - Shimmy She Wobble
8 - The Mars Volta - Since We've Been Wrong
9 - Die Toten Hosen - Hier Kommt Alex
10 - Matt Uelman - Rogue
11 - Chris Isaak - Blue Spanish Sky


Play it again Sam!

2012/07/06

Somut bir kafesimiz yok aslında...

Öyle bir çaba, öyle bir koşuşturma... Herkes bir şeylerin peşinde; elinde çantalar, aklında sorular. Konuşurken gözleri kaçırmalar, akılda seksen sekiz düşünceyle boş bakışlar...

Evet, bugünlerde insanlar... Yanındaki kişinin statüsü ne olursa olsun, aile-eş-dost-arkadaş-bir yabancı, değerinin her daim azaldığı zamanlar. Nereden çıktı peki durup dururken bu sözler?

Zaman yaratamıyoruz. Peki neden? Kendi kafesimizdeki tekerlekle çok fazla meşgulüz. Bu yüzden de değil aslında. Kurduğumuz o tekerlekle çok fazla meşgulüz.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz ve bir bakmışız ki yine kendimizi kandırmışız. Tekerleğe çıkmadan neysek şu anda da o'yuz. Tekerleğin tepesindeyken öğüttüğümüz kişiler de hayal meyal görünür olmuşlar. Herkes kendi kafesinin hakimi. Bellidir ki kapısı dışarıdan kilitli, sanıyoruz içerisi bizim dünyamız.

Uzun zamandır görmediğiniz, göremediğiniz biriyle tekrar karşılaştığınızda niye iki kişi de numaralarını kaybetmiş veya "çok yoğun" oldukları için birbirlerini arayamamış olurlar? Çünkü kafes yeniden dizayn edilmiş. Her yıl belki de her ay dekorasyon masrafına ruhu dayanmamış.

Bence biz bu kafes işini biraz fazla abartıyoruz. Yeni başlangıçlar için ortamı aynı bırakıp tekerleğimizi değiştiriyoruz.

Sonuçta somutlaştırıyoruz.


Back in Town

2012/06/04




Uzun bir aradan sonra yazıyorum. Askerlik bitti. Aslında şu günden itibaren yeni "asker"lik başlıyor gibi geliyor. İş-güç, evlilik, çoluk-çocuk, torun-tombalak ooh baby...

Şimdi de geçmiş zamanın özeti...

Altı aylık askerliğim boyunca en iyi dostlarım Lana del Rey, Iron Maiden (ikisi ne alaka demeyin, o zamanlarda çok çok normal böyle esintiler) ve şehir içindeki nöbet kulübelerini ziyaret eden; Fenerbahçe'ye dair hatırlamadığı konu olmayan lakin hayata dair hiçbir fikri kalmayan hafif kırık abimizdi.

Fenerbahçe dediğimde sabaha kadar konuşurdu tabii. Hele bir Mirsad Türkcan sevgisi var ki, sadece Alex sevgisi ile yarışırdı.

-ve bir de yalnızlık vardı.

Günün sekiz saatini kendi kendine geçirince, insanın düşünecek çok şeyi oluyor. Saçma salak şeyler beyninizi meşgul ediyor. Çoğu zaman "ne işim var burda ya" dediğiniz de oluyor tabi, yeni askere gidecekler varsa ümitsizlik içine düşmesinler o hale gelince.

Altı ay hakkında pek çok şey de hatırımda tabii ki. Askerlik anılarını anlatan arkadaşlara "ne sıkıcı yermiş" dediğimi de hatırlarım haliyle. Şimdilerde hak veriyor muyum, hayır. Fikrim değişmedi. Bu yüzden sadece filmin akışını devam ettirmeme yardım edecek bir tanesini paylaşıyorum;

Öğle saatleri, muhtemelen okulların dağılış zamanı. İlkokul bir ya da iki öğrencisi iki çocuk... Kız ve erkek el ele tutuşmuş, yürüyorlar. Kar da onların haline ayak uydurur gibi o kadar tatlı yağıyor ki, ben de yerimden çıkıp o tabloya yaklaşma gereği hissediyorum. Tam onlarla konuşmak için laf atmak üzereyken;

"Kız: On yıl sonra da burada, bu şekilde yürüyeceğiz değil mi?

Erkek: ımm.. ney?"

Bu an, o günün müthiş keyifli geçmesine neden oluyor. Sebebiyse erkeklerin her yaşta aynı olabileceği gerçeği. Odunluk doğamızda var sanıyorum. Fransızları ayrı tutuyorum tabii ki. Gerçi onların askeri başarıları (!) hakkında çokça fıkralar dinledim lakin iyi bir asker olmak mı; iyi bir aşık olmak mı?.. Yerine göre sanırım. Aslında... Neyse popülist takılıyorum şu aralar.

Bu yazının konusuna daha yeni gelebildik. Bazı şeylerden uzun süre uzak kalınca eski tadı tekrar alabiliyor muyuz?

Bu sorunun benim için cevabı kocaman bir hayır oldu...

Gözlerimi kapatıp müzik dinlemekten, arkadaşlarımla sinemaya gitmekten veya hatun kişisiyle piknik yapmaktan aldığım tad, eskisinin çok çok uzağında.

Her olguyu basite indirgemekten kaynaklanıyor sorun. "Aman ya, zaman geçsin"e geliyor düşünceleriniz çünkü kendinizi uzun süre sadece zamanı geçirmeye yoğunlaştırdınız.

Filmde bir sahne olur, "bu ne şimdi". Yeni bir grup dinlersiniz, "bu ne böyle".

Tahammül sınırlarınız, yaşlı-huysuz ihtiyar kıvamındadır çünkü.

Ama ama...

Askerlik veya başka bir konu... Bu Erasmus veya uzun bir iş-proje bitirme süreci de olabilir. Uzak kalmak kötü şey. Tadı başka.

Daha derinden bakalım,

Uzak kaldığınız kişileri tanıyalım;

Aile: Sık sık konuşsanız da, döndüğünüzde çoğu şey eskisi gibi olmuyor. Önceleri de nadiren birlikte olabiliyordunuz, bu sefer farklı. Bir bariyer var arada. Hani uzaklık akılda artık. Yabancılık gibi de değil, çok başka bir şey. Çoğu şey dokunmaya, resmen batmaya başlıyor iki tarafa da. Uzaktan da olsa.

Sevgili: Burası biraz daha zor. "İlla ki yanımda olsun"culardansanız iş zaten bitiyor. "Uzaktan da severim"cilerdenseniz de biraz daha geç bitiyor. "Aman olsun, idare etsin. Gittiği yere gider"cilerdenseniz ise bitmiyor. Gözlemlerim sonucu itibariyle emin olabiliyorum bundan.

Arkadaş: İyiyle kötüyü ayırt edebiliyorsunuz. Sizi arayıp sormalarından değil, sizinle konuşurken onların içindekileri çok iyi hissedebildiğinizden. Sizin için özel olan insanları gayet iyi ayırt edebiliyorsunuz, hem süreç içerisinde; hem de süreç bittiğinde.

Peki uzak kaldığınız dünyaya ne kadar yabancılaşıyorsunuz?

- Çok fazla değil.

Sorun şu ki, kendinizi belli bir olgudan soyutlamak isterseniz uzağa gitmenize gerek yok. Duymak istediğinizi duyabiliyor, görmek istediğinizi görebiliyor oluşunuz; duyuların eski etkilerini yarattığını da kanıtlamıyor. Açıkçası, argo tabir olacak belki ama biraz salağa bağlıyorsunuz kendinizi. Kavramada zorluklar oluşuyor lakin alışıyorsunuz. Belli çerçevede sohbet etmeye ve insanlarla belli konular dahilinde iletişim kurmaya alıştığınız için; kavrayışınız direk o çerçeve ile ilişkilendiriyor yeni her konuyu.

Belli bir çerçevede kalmak sizi, düşüncelerinizi ve mimiklerinizi basitleştiriyor; tek düze hale getirmekle kalmayıp rahatsızlık verici biri yapabiliyor.

Siz siz olun, sevdiğiniz şeylerden -bunlar soyut da olabilir somut da- uzak kalmayın. Fiziki olarak değil, mental olarak...




Wir Sind Die Nacht [We are the Night] (2010)

2012/01/02

Alman sinemasından film izlemeyeli çok uzun zaman olmuştu. Wir Sind Die Nacht (We are the Night) filmi ile uzun bir aradan sonra yeni dönem Alman sinemasına göz atmaya başladım ve gelişmenin gayet hızlı olduğunu gördüm.


Filme gelirsek; konu olarak 3 kadın vampirin yeni 1 üyeyi vampire çevirerek aralarına almaları ve eğlenmeye başlamaları. Ancak, yasak elma olan insanlara bu yeni üyenin aşık olması ile olayların başlaması ve tek tek vampirlerin ölmesi ile son bulması. Geriye kalan ise yeni yetme vampir ile mutlu son. Bir nevi Twilight sendromu. Isırmaya kıyamayan duygusal vampirler geçidi.

Film aslında çok iyi başlıyor. Uçak sahnesi gerçekten heyecan verici bir başlangıç. Yolcular ve mürettebat dahil uçaktaki herkesin kanlı boyunları ortada ve taze kan sonrası Louise, Charlotte ve Nora adlı üç vampir keyif çatmakta. Uçaktan atlayıp Berlin'in derinliklerine inen bu 3 kadın vampir Berlin'de bir gece kulübüne sahip. Para ya da hızlı arabalar onlar için sorun değil ve rahatça elde edebiliyorlar. Aralarına gelecek yeni üye olarak Lena'yı seçiyorlar. Genç, parasız ve yüzünden belli olacağı gibi muhtemelen uyuşturucu bağımlısı olan Lena para bulmak için hırsızlık yapar ve yakalanmak üzereyken polis memuru Tom ile tanışır. Ancak paçayı kurtarıp Tom'dan kaçar ve kendini dışarı attığı gecenin karanlığında vampirlerin gece kulübüne gider. Orada Louise'in dikkatini çekmesi ile Lena'nın serüveni başlar. Vampirliğin sadece kadınlarda kaldığını, erkek vampirlerin açgözlülükleri ve dikkatsizlikleri yüzünden yok edildiğini açıklayan Louise, Lena'yı da çeteye katar ve 4 kadın vampir gecelerin tadını çıkarmaya devam eder ta ki Lena'yı yakalamaya baş koymuş duygusal Tom ortaya çıkıp düzenlerini bozana kadar. Filmin sonunda ikilemde kalan Lena'nın kararı izleyiciye verilmemiş ve Tom ile kaçmasıyla beraber film sona erer.

Aksiyonun olmasıyla film izleyiciyi bağlasa da sonu çok önceden tahmin edilir bir film. Lezbiyen vampir olgusunu işlemesi açısından ilginç ve izlenmesi gereken bir film.

Askerlik ve Dahası...

2011/12/24


Şöyle oldu böyle oldu serimiz tadında bir post olacak lakin ben bu yazıyı o kategoriye almayacağım.

12 Aralık'dan bu yana kısa dönem jandarma olarak askerlik görevimi yürütüyorum. Birliğe katılışın ardından geçen on birinci günde yeminimizi ettik ve gerçek birer asker olduk. Bunun anlamı artık askeri cezalara tabii olduğumuzdur elbette. Çarşı veya evci iznimize kilitler gelebileceği gibi; askerliğimizi uzatacak cezalarla da karşı karşıya kalabileceğiz artık. Bunlar iç karartan kısımlar. Tüm bunlar dışında erken terhis veya materyaller (kitap, fotoğraf, anı eşyası) gibi ödüllere de talip olabiliyoruz. Dün edilen yemin sonucunda hangi kategoride yer alacağınız, askeri sınırlarda takınacağınız tavırla alakalı.

Askerlik ortamı hakkında yazmadan da olmaz tabii ki. Uzun zamandır ailesinden uzak yaşayan kimseler için pek problem olacağını sanmıyorum. Ailesine bakmakla yükümlü kişiler veya evlilik durumundaki çiftler için durum biraz daha farklı haliyle. O yüzden genellemelere gitmemeli kolaydır-zordur diye. Her şeyden önce titizlik ve temizlik ile alakalı bütün duyu ve duygularınızı bir süreliğine sistem dondurmaya sevk etmelisiniz. Orada sizinle aynı davranışlara sahip insanlar olduğu kadar; duşlara tuvaletini yaptıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıp giden insanlar da mevcut. Bunu unutmamalı.

Askerliğimi kısa dönem olarak yaptığımdan dolayı, karşılaştığım kişiler genellikle 24-30 yaş aralığındaki insanlar. Evlisi de var, iki çocuğu olan da, boşanmış olan da, hiç arkadaşı olmayan da... Bilmem neresinin müdürü de, sporcusu da, işsizi de. Yaş olarak belli bir olgunluğa, eğitim olarak da belli bir seviyeye ulaşmış insanlar arasındasınız yani genelde. Tüm bunlara rağmen eşekliğin baki kaldığını tecrübe ediyorsunuz daha ilk günlerde. Herkes büyük patron tavırlarında... Emirleri takmamak, sayımlara gelmemek vs. Askerde de tek olarak değil bütün olarak cezalandırılıp ödüllendirildiğinizden her türlü davranışın cezasını da topluluk çekiyor. Örneğin sayıma geç gelen bir kişi için bütün herkes -5 derecede iki saat bekleyebiliyor. Ardından beyefendinin gazinoda uyukladığını öğrenip çıldırmak istiyorsunuz. Askerde sadece isteyebiliyorsunuz çünkü gerçekleştirmek ile ilgili tüm eylemler emir dahilinde yapılıyor.

Şimdiye dek geçirdiğim bu kısa süre, bana ülkemizdeki genç nüfusun ne olduğunu da biraz biraz gösterdi aslında. Abbas Güçlü ile Genç Bakış programından farklı değiliz. Çabuk gaza gelen, her şeyi yaparım-ederim havasıyla anlatan ve küçümseyerek tasvir eden gençleriz. Verilen görev ve ödevleri de genellikle başarmak-başarılı olmak için değil de geçiştirmek-üzerimizden atmak amacıyla yapıyoruz.

Neyse, vaktin nasıl geçtiğiyle alakalı olan kısıma gelelim. Güne çok erken başlayıp çok erken bitirdiğiniz için günler hızlıca geçiyor denebilir. Biraz yorucu bir askerlik yapmama rağmen pek şikayet ettiğimi söyleyemem. Burada bir şeylerden memnuniyetsiz şekilde güne başlar veya günü tamamlarsanız; sayılı olan günleriniz dahi geçmek bilmez. Olanı olduğu gibi kabul edip, kendiniz için olabilecek en iyi hale getirebilmek yolunda elinizden gelen çabayı göstermelisiniz. Sürekli telefon başında olmak, sizi merak edenlere sürekli karamsar şeyler anlatmak; başında bulutlar dolaşan kişi sayısını artırmaktan başka işe yaramayacaktır. Örneğin, belli bir yaşa gelmiş ve eğitim seviyesi belli bir insanın, her günün her öğününde "yemekler çok kötü yea" demeye hakkı yoktur. Bir alternatif yaratırsınız, bu kantin mi olur yoksa askeriyenin fırınından mı olur bilmiyorum. Kısa dönem gidenlerin çok büyük kısmının bir mesleği var, o yüzden maddi sıkıntı bir bahane olamaz. Kantin ve fırın fiyatları zaten komik derecede. Dev poğaçaları 20 kuruş civarı bir paraya, en güzel eti bisküvileri 30 kuruşa yiyorsunuz. Tost vs. yine aynı şekilde. TSK'nın verdiği maaş kartınız sigara içmiyorsanız size yetiyor zaten. Hadi diyelim ki çok yiyorsunuz ama hiç paranız yok ya da bulunduğunuz yerin yemekhane dışında beslenme imkanı yok; oradaki tüm komutanlar size yardımcı olur. Kendi gözlerimle -şu kadar kısa sürede bile- pek çok çeşidine tanık oldum bu tarz yardımların.

Aslında daha çok şey var anlatacak lakin olan biten biraz biraz gözünüzde canlanmıştır; gözünde büyüten insan için askerlik sürgün yeri iken, kolay uyum sağlayabilen sabırlı insanlar için sadece kısa bir aradır.