Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

Eskfest'de Öne Çıkan İsimler - Adrian Belew Power Trio

2009/10/28


Dahi gitarist Adrian Belew 2006 yılında kurduğu Power Trio'suyla Eskfest 2009'un konuğu oluyor.

Davulda Eric Slick ve bas gitarda Julie Slick ile birlikte dünyayı dolaşan King Crimson gitaristi Adrian Belew aynı zamanda çok iyi bir vokalist olduğunu King Crimson'ın 1981 tarihli Discipline albumuyle de kanıtlamıştır. Solo çalışmaları da bulunan ünlü gitarist ayrıca Frank Zappa, NIN ve Danny Carey ile de pek çok kez aynı sahneyi paylaşmıştır.

Bilet fiyatları tam 12 TL, öğrenci 6 TL. Kasım ayı başında biletler tükenmiş olacaktır muhtemelen.

Eskfest 2009 kapsamında 12 Kasım Perşembe gecesi 21:15'de Anadolu Üniversitesi Spor Salonunda çalacak grup -vize haftasına rağmen- kaçırılmamalı. 13 Kasım gecesi İstanbul Ghetto'da sahne alacaklarını da ekleyelim. Orada fiyatlar tam 45 TL, öğrenci 35 TL. Biletler Biletix.

Aptallık Çağı (The Age of Stupid)




' Why didn't we save ourselves when we had the chance? '

Küresel ısınmanın sonucu olarak iklim değişikliklerini konu alan belgesel film, durumun ciddeyetini anlamak açısından herkesin mutlaka görmesini gerektirmektedir. Gün geçtikçe durum dahada ciddileşmektedir ve insanlar duyarlı olma bilincini kazanmadığı sürece de durum daha ciddi bir hale gelecektir.

Filmde belirli bir kaç markaya çok fazla dikkat çekilmesi kısmen rahatsız etmektedir. Çünkü bir kaç şirket ya da belirli kişiler doğanın bu hale gelmesinden sorumlu değildir. Dünya üzerinde yaşayan ve tüketimin bir parçası olan her bir birey durumu bu hale getirmiştir.

Yapmamız gereken, en hızlı şekilde tüketicilikten çıkıp korumacı olmaktır.

Suretler (Surrogates)





' How do you save humanity when the only thing that's real is you? '


Sene 2017 olmuş, insanlar sokaklardan yok olmuş. Var olan tek şey sokaklarda yürüyen robot suretlere dönüşmüş.


Suretler filmi, bu teknelojik gelişme hızıyla 2017 gibi yakın bir tarihte insanların yerini robotlar alacağını, insanların evlerinden çıkmadan istedikleri şekillere ve hatlara sahip suretleriyle hayatlarını yaşayacağını ortaya koymaktadır.


Sanal ortamdan sohbetler, alışveriş, iş takibi, banka işlemleri, kütüphane ve database işlemleri gibi pek çok aktivitenin giderilebiliyor olması günümüzde insanları evlere kapanmaya yönlendiren bir durumdur. Bu durumu eleştirmekte olan film, konu olarak çok güzeldir. Eleştirmek istediği konuyu açık ve net bir şekilde ortaya koymakta hatta eleştirisinin içine yapaylığa karşı da bir eleştiri eklemektedir. Ancak, filmin mutlu sonla bitmesi anlatılmaya çalışan durumun ciddiyetine gölge düşürmektedir. Yine de, işlenen konunun güzelliği için izlenebilir.

Downloading Nancy



How late is too late?


Gün gelir, hayat istediklerini vermez sana. Beklemeye alırsın kendini. Ancak, zaman uzadıkça sabrın ve umutların tükenir. İşte o anda 'kayıp insan' olursun. Yitiksindir artık. Hayatın getireceklerini beklemeye kendini mecbur etmiş insan olursun. Ve gün gelir kaybolursun.



Downloading Nancy işte aynen böyle bir film. Film, herkesin içinde gizli olan kayıplık duygusundan oluşan hastalığı çok iyi işliyor. Kayıplık duygusu bir anda gelmez insana. Dereceleri vardır. Öncelikle köşeye çekilme başlar. Daha sonra kendi kendine zarar verme gelir. En son noktayı ise intihar koyar. Peki ama bu duruma nasıl gelinir?



Filmin baş karakteri yitik ev kadını Nancy, kendine ve çevresine gün geçtikçe yabancılaşmaktadır. Çocukluğunu yaşayamamış Nancy'nin çocukça ihtiyaçlarını gereksiz bulan yüksek egolu, kendine düşkün kocası Albert ise Nancy'yi gün geçtikçe dahada çok bir ev eşyası gibi görmektedir. İntihar edemeyen onun yerine bir katil kiralayan Nancy, sessizce bir köşede kendine acı vererek yaşadığı hayattan yine sessizce çeker gider. Geride bıraktığı çok ufak simgeler aradan bir yıl geçince Albert'i Nancy'nin yabancılaşmış haline çevirmektedir.



Boşver diyip geçmemeyi öğreten bu film, etrafımızda yitik olmaya müsait insanların günbegün yok olabileceklerinin farkına varmamız gerektiğini çok açık hatta rahatsız edici, vicdan muhasebesi yaptırıcı şekilde sunmaktadır. Kısa bir söz, ufak bir mimik ya da küçük bir jest bu insanaların sona sürüklenmelerine engel olabilir. Önemli olan bizlere gönderdikleri işaretleri görebilmektir.

The Crow

2009/10/26


"If the people we love are stolen from us, the way to have them live on is to never stop loving them. Buildings burn, people die but real love is forever."

Eskfest'de Öne Çıkan İsimler - Melodias Epicas


Eskfest yaklaşıyor. 7-15 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek festival pek çok ismi konuk edecek. Bu isimlerden bazılarından bahsetmek istiyorum sizlere.

Festivalin ikinci günü, 8 Kasım 2009, 18:45'de Anadolu Üniversitesi Spor Salonunda sahneye çıkacak Melodias Epicas bunlardan ilki. Vokalde Şebnem Ünal ve piyanoda Renan Koen'in liderliğindeki grup topraklarımız üzerindeki farklı etnik kültürlerin, hatta geçmiş uygarlıkların da izlerini taşıyan tınıları araştırmakla meşgul. Her konserlerinde farklı temalar kullanan grubun Eskfest'de kullanacağı tema ise Ortaçağ'dan Klasik Döneme Eşzamanlı Duyuşlar adını taşıyor. Grup halk ezgilerinden Osmanlı müziğine ve çağdaş bestecilere kadar geniş yelpazeli bir repertuara sahip. Klasik kemençe, gitar ve perküsyon da vokal ve piyanoya eşlik eden enstrümanlar arasında. Yazının sonundaki linkten grubun Myspace sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bilet fiyatları tam 12 TL, öğrenci ise 6 TL.

Grubu 8 Kasım 2009 18:45'de A.Ü. Spor Salonunda dinleyebilirsiniz.

Drag Me to Hell

2009/10/25


Christine Brown'ın iyi bir işi ve mutlu bir hayatı vardır. Kredi ödemelerinde sıkıntı yaşadığından biraz daha esneklik yapmaları için şirkete gelen yaşlı kadının talebini reddetmesi sonucu, kadın tarafından lanetlenmesiyle hayatı değişecektir.

Lanet, Lamia isimli bir kötü ruhun Christine'in peşine düşmesi sonucunu doğurur. Kötü ruhla anlaşma yolunu dahi deneyen Christine, önceleri bu ruhla karşılaşmış bir medyumdan yardım ister, daha önce başaramadığını başarmak isteyen medyum da elinden geleni yapacaktır fakat sonucu değiştirmeye yetecek kadar güçlü müdür?

2009 yılında vizyona girmiş kaliteli korku filmlerinden biri Drag Me to Hell, ülkemizde gösterilmeye başlayalı çok da uzun zaman olmadı. Fırsatınız olursa bir göz atın derim.

Army of Darkness


Evil Dead II'nin sonunda açılan zaman girdabının içine sürüklenen Ash, kendini M.S. 1300 yılında bulur. Tüfek ve elektrikli testeresi ile kılıçlı insanların zamanına düşmüştür. Bu da kendisinin bir çeşit kurtarıcı ilan edilmesine neden olur. Olaylar gelişir...

Kaleye götürülen Ash, krallığın büyücüsüyle bir anlaşma yapar. Anlaşma Necronomicon'u onlara getirmesi karşılığında Ash'i kendi zamanına döndürmektir. Ash'in yapması gereken tek şey ona gösterilen mezarlıktaki yerinden kitabı sihirli sözcükleri söyleyerek almak ve kaleye getirmektir. Ash kitabı alırken sihirli sözcükleri unutur ve büyük bir ölüler ordusunun uyanmasına sebep olur. Kitabı kaleye getirmiştir fakat beraberinde pek çok şey de onunla gelmiştir. Kendilerine ait olan kitabı geri almak isteyen ölüler kaleyi kuşatırlar. Ash ise anlaşmanın kendi yükümlülüğünü yerine getirdiğini ve gelen ordunun umrunda olmadığını, tek istediğinin kendi zamanına dönmek olduğunu belirtir. Gücü arttıkça vurdumduymazlığı da artıyor anlaşılan. Şartları kabul edilir fakat olayları değiştirebilecek bazı etmenler vardır, belki de Ash kalıp yardım edebilir. Gerçi başta yaptığı vurdumduymazlık başına sonda epey dert açacaktır. Bunu da filmi izlediğinizde anlayacaksınız.

Serinin diğer filmlerinde olduğu gibi aralara sıkıştırılmış gayet iyi espriler var. Ayrıca Ash ve testere elini bu filmde bol bol izleme fırsatını yakalıyoruz.

Sam Raimi'nin yönettiği ve Bruce Campbell'ın ortamlarda fink attığı 1992 yapımı bu film, serinin son filmi olma özelliğini de taşıyor.

Haftanın Beşlisi


* Evil Dead serisi. Hazır yazılarımız da gelmişken tekrar göz atılabilir.

* Dead Souls. Tercihen Joy Division yorumu.

* Cahillikler Kitabı 3 - Sağlık. Neler varmış meğer...

* "Var Mısın Yok Musun?" yarışmasının sonlanışının kutlanması. Cidden hiç bitmeyecek sandım. Kazanan yarışmacıya bizi kurtadığı için teşekkürler.

* How I Met Your Mother beşinci sezon. Henüz beş bölüm yayınlanmış olduğundan başlamak için fena bir zaman sayılmaz. Önceki sezonlara nazaran sönük seyretse de bir üçüncü bölüm var ki yıllar sonra dahi kendini izlettirir defalarca.

Evil Dead II

2009/10/24


Serinin ikinci filmi Ash ve kız arkadaşı Linda'nın sahibini bilmedikleri bir barakaya girmeleri ile başlıyor. Hemen ortalığı karıştırma eylemine girişiyorlar ki Ash bir ses kayıt cihazı buluyor. Meraklı ve biraz da salak kahramanımız kaydı çalıştırıyor ve 1987 yapımı filmimiz gelişiyor.

Kayıt bir profesöre ait ve Candaria kalesinin arka odalarından birinde bulunan "Ölülerin Kitabı" Necronomicon'u incelemek üzere barakalarına getirdiklerinden, kitapta bahsi geçen yaratığın ele geçirme gücüne sahip bir iblis olduğundan bahsetmekte ve ses kaydından profesörün tercüme ettiği sözcükler yankılanırken Linda çoktan ele geçirilmiştir bile. Onu öldürüp gömen de Ash'den başkası değil haliyle.

Evin sahiplerine gelirsek, Annie -ev sahiplerinin kızı oluyor- araştırma gezisinden Necronomicon'a ait yeni sayfalarla dönüyor ve bunların üzerinde çalışmak için ailesinin barakasının yolunu tutuyor, Ash'i bulmaları ve hikayeyi ondan dinlemeleriyle olaylar çok daha enteresan hale geliyor. Bu kez işler çok daha zor ve karmaşık fakat Ash de korkaklığını üzerinden atmış bir şekilde dikiliyor tüm sahnelerde.

Konunun dışına çıkarsak, The Evil Dead II gerilim-korku öğelerinin yanında gerçekten komik sahneler de barındırıyor. Ayrıca sinema tarihinde karakterleriyle özdeşleşen nesneler arasına bir yenisini ekliyor ki bu nesnenin Freddy'nin bıçak tırnaklarından çok daha etkili olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca yönetmen Sam Raimi bu filminde öncekine nazaran çok daha fazla görsel efekt kullanmış, sinema teknolojisinin nasıl evrim geçirdiğini o sahnelerin ardından anlayabilirsiniz.

Kısacası film geçmişte saygıdeğer bir yer hak ediyor. Her ne kadar saçma sahneler barındırsa da çekildiği tarihi ve bu klişelerin tüm o izlediğiniz filmlerden önce yapıldığını bilmek de önemli bir detay.

The Evil Dead


Beş kişilik grup arabalarıyla yola koyulurlar. Hedef kervan geçmez yerde ikamet eden ahşap bir evdir. Henüz evin sınırlarına gelmişlerdir ki gariplikler başlar. Aniden duran saat, birden açılan kiler kapısı ve tabii ki o kapıdan içeri giren ahmak-cesur sınırında seyreden bir kişi. Gergin müzikler, sürekli karanlık ve Bruce Campbell'ın oyunculuğuyla yönetmen Sam Raimi'nin arızalı senaryosu The Evil Dead'i ortaya çıkarır.

Kileri kontrol etmeye giden kişiyi hatırladınız, ondan ses gelmeyince esas adamımız Ash de ardından girer ve arkadaşının karanlıkta yaptığı ilkokul menşeili "böö şakası"na maruz kalır. Etrafı incelerken bir tüfek, bir kitap, kemikten bir asa ve ses kayıt cihazı bulurlar. Kitap ile ses kayıt cihazını alıp yukarıya, arkadaşlarının yanına dönerler. Kayıt cihazını dinlediklerinde bunun Candarian harabelerini araştıran bir kişiye ait olduğunu öğrenirler. Bu kişi, harabelerde Sümerlerden kalma; defin büyüleri ile ilgili, insan kanıyla yazılmış ve insan eti ile ciltlenmiş "Ölülerin Kitabı"nı bulmuştur. Kitapta diriltme ve anlaşma yapma ile ilgili yazılar bulunmaktadır. İlk sayfalarında yaratıkların uyku halinde olsalar da hiç yok olmadıklarını ve gerçek yaşama kitaptaki büyüler aracılığı ile geri çağırılabilecekleri yazmaktadır. Ses kaydını biraz daha kurcaladıklarında büyülü sözcüklerin duyulduğu kısma gelirler ve kayıttan yankılanan kelimeler kadim yaratıkları uyandırmaya başlamıştır bile.

Bundan sonrası ele geçirilmeler, saldırılar ve bol kan ile devam eder. Filmin sonunda bir devam filminin geleceği salık verilir, adeta yarıda kesilmiş hissi uyandırılır.

Vizyona girişinden kısa süre sonra filmin gösteriminin Almanya'da yasaklandığını da belirtelim.

****

1981 tarihli bu film 2010 yılında yeniden çekilecek ve yapımcılığını eski filmin yönetmeni Sam Raimi yapacak. Henüz yönetmen ve oyuncu kadrosu belli olmasa da işin içinde Sam Raimi olacağından gayet iyi bir yapımın ortaya çıkacağını rahatlıkla söyleyebiliriz sanıryorum.

Festivale Geri Sayım

2009/10/15


15. Uluslararası Eskişehir Festivali, 7-15 Kasım tarihleri arasında şehri daha da hareketlendirecek gibi görünüyor. Gelenek haline gelmiş bu festivalde müzik, tiyatro, danslar, çocuklar için etkinlikler, sergiler ve sinemanın yanı sıra konferans ve söyleşilere de yer veriliyor.

Festival programına şehrin pek çok noktasından olduğu gibi, yazının sonunda vereceğimiz festival linkinden de ulaşabilir, festival hakkında detaylı bilgiler elde edebilirsiniz . Biletler 16 Ekim'de BİLEM, Anadolu Üniversitesi Sineması ve Eskişehir OGÜ'den satışa sunulacak. Festival biletlerinin tüm öğrenci ve öğretmenlere indirimli olarak satılacağını da ekleyelim.

The Birth of a Nation

2009/10/12


Sevgili 'baha'nın The Castle of Otranto kitabı için dediği "türe giriş açısından fazla sıkıcı gibi görünse de, bu alandaki ilk eser olması özelliği okunmasını gerektiriyor" cümlesini biraz değiştirip bu filme uygulamak çok mümkün. The Birth of a Nation türe giriş açısından çok fazla sıkıcı olsa da ilk uzun metrajlı film olması özelliği ile izlenmesi gerekiyor.


1915 yapımı D.W. Griffith'in efsane filmi tam 190 dakika. Bu kadar uzun ve sessiz olması, bol sesli bol efektli günümüz filmlerine alışmış biz izleyicilerini bir hayli sıkıyor. Farklı çekim açıları kullanılarak çekilen film için epey bir çaba harcandığı gözlenebiliyor. Günümüz parasıyla 2 milyon dolarlık bir bütçe ile çekildiği düşünülürse savaş sahnelerinin neden o kadar gerçeğe yakın olduğu anlaşılabiliyor. Ayrıca film, Thomas Dixon'un The Clansman adlı kitabından ve aynı isimdeki oyunundan yola çıkarak çekilmiştir.


Film, 1861-1865 yılları arasında gerçekleşen Amerikan İç Savaşı dönemi ve sonrasını konu alıyor. Film iki kısımdan oluşuyor. Güneyli bir aile, kuzeyli bir aileye ziyarete gidiyor ve filmin ilk kısmı böyle başlıyor. Daha sonra savaş başlıyor ve bu iki ailenin fertleri farklı ordulara katılıp birbirlerine karşı savaşmak durumunda kalıyor. Savaş sonrasında gelişen olaylar ise filmin ikinci kısmını oluşturuyor.


Rahatsız edici derecede ırkçı bir bakış açısına sahip olan film, diyalog kısımlarında iç savaş ile ilgili detaylı bilgi veriyor. Kullanılan teknikler açısından sinemaya yenilikler katmasına rağmen, film bir çeşit görüntülü ve yanlı tarih dersi gibi. Filmin beyaz bir Amerikalı tarafından çekildiği göz önünde bulundurulunca, yanlı olması gayet normal. Meydan savaşı sahnelerinin hep geniş açıyla çekilmesi, savaşın kanlı yanını gözlerden uzak tutup savaşta yer alan askerlerle kişileştirme yapmamızı engelliyor.


Tartışmalı konuyu bir kenara bırakıp, sinemaya kattığı yenilikleri incelersek filmde:
  • Geniş açı çekimleri,

  • Panaromik alan çekimleri,

  • Uzun süreli çekimler,

  • Farklı açılardan yapılan çekimler,

  • Karakterle ya da olayla beraber hareket eden, kayan veya gezinen çekimler bulunmaktadır.

Sırf film için bestelenmiş özel orkestra müziği film boyunca sürmektedir. Müzik, gerilimin artıp azaldığı kısımlara göre çok iyi bestelenmiş ve filmdeki duyguları izleyiciye iletmek açısından gayet başarılı.


Konu açısından eleştiriye çok açık olmasına rağmen, günümüzde film sektörünün ne kadar ilerlediğini görebilmek ve ırkçı fikirlerin nerden nasıl ortaya çıktığını öğrenebilmek için izlenmelidir.

The Last Time I Saw Paris

2009/10/07

Dün izlediğim, 1954 yapımı romantik komedi The Last Time I Saw Paris filminden biraz bahsetmek istiyorum.



Film, Amerikalı Jazz Age yazarı F. Scott Fizgerald tarafından yazılmış Babylon Revisited adlı kısa hikayenin fazlasıyla çarpıtılmış bir versiyonudur. Hikayeyi okuduktan sonra filmi izlemek fazlasıyla kafa karıştırıcı oluyor. Çünkü, hikayenin beklenen olay kurgusu filmin ancak sonlarına doğru yer alıyor. Hikayenin bahsedildiği kısma gelene kadar filme hikayede bulunmayan pek çok kişi konuk oluyor ve farklı olaylar geçiyor.

Başrol oyuncularından Elizabeth Taylor, filmde rolünü çok güzel canlandırıyor. Her daim enerjik ve capcanlı haliyle, izleyiciyi filme çekiyor. Yardımcı kadın oyuncu rolünde ise Donna Reed gayet başarılı. Ancak, Frank Capra'nın It's a Wonderful Life filminden beri değişmeyen tutuk ve neredeyse konuşmaya çekinen karakter canlandırmaları, bu filmde de bol bol yer alıyor.

Filmi bulması biraz zor ancak fazladan iki saatiniz bulunduğunda izleyebileceğiniz bir film. Yine de insana tavsiyede bulunurken 'izlemezsen olmaz' dedirtemiyor.

****
Filmi bulmak konusunda sıkıntınız olabilir, küçük bir google araması sonucu internetten de izleyebilirsiniz.
****

5 Ekim Pazartesi Akşamı Mad Men 3.Sezonuyla E2'de

2009/09/25



''Kim olduğunuzun, ne istediğinizin ya da neyi sevdiğinizin hiçbir önemi yok. Her şey elinizdekini nasıl pazarladığınızla alakalı.''

Gözlerimizle her gördüğümüzün gerçek olduğuna inandırırız kendimizi. Çünkü daha kolaydır görünenin hep gerçek olduğuna inanmak. Ancak, gerçek göreceli bir kavramdır. Gerçek kime göre gerçektir? Neye göre gerçektir? Gerçek, gerçek midir?

Ve Mad Men yine karşımızda... Gerçeğin gerçek olmadığını ve gerçeğin aslında satılabilecek/pazarlanabilecek bir nesne olduğunu gösterdiği 3. sezonuyla, 5 Ekim Pazartesi akşamı E2 ekranlarında bizlerle buluşuyor, egolarıyla gerçeği yaratanların hayatlarını ekrana getiriyor.

U2 @ İstanbul, 6 Eylül 2010

2009/09/24


Bono'nun Türkiye muhalifliği -Euro'nun da etkisiyle- geçmişe benziyor. Konserin detayları henüz netleşmese de mekan büyük ihtimalle Boğaziçi Köprüsü olacak. Devlet yetkililerinden "doğu ve batıyı birleştiren yerde" konser verme sözü alan Bono, U2 resmi sitesinde konser mekanını Olimpiyat Stadyumu olarak açıklamış, sanırım köprüde konser gibi bir olayın gerçekleşebilmesi konusunda pürüzler var. Söz devlet yetkilisinden (Egemen Bağış) çıktıysa ben bu konser köprüde yapılacaktır diyorum. Verilmiş bir söz var çünkü. Eğer konser sözü verilen alanda yapılırsa öyle muhteşem bir durum oluşur ki, masalsı olur cidden. Neyse, bir yıl kadar var daha konsere, detaylar açıklandıkça taşırız bloga.

Sınırlar

2009/09/22


Blogger'a girişte sorun yaşıyoruz ve proxy siteleri üzerinden giriş yapmaya çalışmak da can sıkıcı olmaya başladı. Birileri yeniden engellemeleri devreye sokmuş gibi görünüyor. Myspace ve Last.fm'in ardından Blogger'da engellemelere maruz kaldı. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz merak ediyorsunuz değil mi? Ülkenin iç düşmanı muamelesi görüyor internet kullanıcıları. En abuk ülkelerde dahi yasaklı olmayan siteler bizden şerh yiyor, çok güzel. Bir işi beceremeyip "peki, herkesi yakıyorum" modunda takılmaya devam etmeyi bırakın ve toptan kapatın da siz de biz de rahat edelim.

Dark Tranquillity @ Eskişehir, 222 Park

2009/09/20


İsveçli grup Türkiye turnesi kapsamında Eskişehir'i ziyaret ediyor. 4 Aralık 2009 tarihli konserin mekanı 222 Park, bilet fiyatı ise 28,50 lira. Canlı performansıyla övgü alan ve 20. müzik yılını dolduran bu grup ayağımıza kadar gelmişken kaçırılmamalı. Grubun turne kapsamında konser vereceği diğer şehirler ve ayrıntılar için etkinlik sayfası budur.

The Fall Tv8 Ekranlarında

2009/09/16


2006 yapımı The Fall filmini bu gece (16 Eylül 2009 Çarşamba) 21:15'de Tv8 ekranlarında izleyebilirsiniz. Tekrarı aynı gece 01:15 ve Perşembe 13:50'de.

Hakkında yazamayacağımız filmlerden biri çünkü ucunu kaçırıp hikayeye dalmak olası, izlemeyen kaldıysa bu şansı değerlendirsin derim. Gerçekten iyi bir film.

T800

2009/09/14


Sürekli yeni modeller çıktı ama t800 hep başkaydı...

Bir Kış Neler Değiştirebilir?

2009/09/13


Sadece bir saat için 13-14 yaşlarına dönsem, tekrar o kumsala, Texas'dan Summer Son çalarken o gelse, "biz kışın hiç görüşemeyeceğiz, ya bu kış birimiz ölürsek?" dese ve gülsem "saçmalama" diyerek. O yaşlarda aşk böyle işte. Sonra bir öğreniyorsun ölüyor, aşkın ardından sevgili de. Yaşın kadar küçük omuzlarını düşürüp kalıyorsun işte, kulaklarında şarkıdan kalma bir dize, I'm over you, hayattan hepimize geliyor. Bir kış aslında pek çok şeyi değiştirebiliyor...

Supernatural Superserious #2

2009/09/10




10 Eylül'ü 11 Eylül'e bağlayan gece , yani bu gece, Supernatural beşinci sezon ilk bölümüyle ekranlara geliyor. Gece uyku tutmayanlar netteki CW Tv linklerinden dizinin söz konusu bölümünü izleyebilir. Sanırım TSİ 03:00 veya 04:00'de başlayacak, tam kestiremedim saat farkını. Cumartesi sabahı bizim saatimizle 9:00-10:00 sularında da malum yerlere düşer zaten. Her Cumartesiyi de bekler hale geliriz bu yıl yavaştan...

İlk iki sezonun geneline hakim olan yerel efsaneler ve gittikçe ana çizgiden uzaklaşan senaryo kurgusu dördüncü sezonda adeta şapkadan tavşan çıkararak rayına oturtuldu. Açık kalan bir kapı dahi kalmadı ve güzel örülmüş bu ağa takıldı pek çok kişi. Kısacası dizinin final sezonundan beklenti yüksek. Umarım -böyle bir ihtimal yok bence- ele yüze bulaşacak bir başlangıç yapıp hevesimizi kursağımızda bırakmazlar. Neyse göreceğiz, artık saatler kaldı. Yakın zamanda da ilk bölüm ve gidişat hakkında yazarız.

Çavdar Tarlasında Çocuklar (The Catcher in the Rye)

2009/09/07


Salinger da dahil hepimiz 16 yaşındaydık bir zamanlar. Ama onunki farklıydı. O kendini kahraman sanıyordu 16 yaşındayken. Kahraman oldu olmasına da küstahlığı hep kitaptaki baş karakter Caulfield'inki gibi kaldı.

Değerli hocalarımdan birinin anlattığı hikayeye göre, öğrencilerinden biri Salinger ile röportaj yapmak istemiş vakti zamanında. Onunla ilgili ödev hazırlayan doktora derecesindeki bir öğrencidir bu. Öğrenci, Salinger'a telefon eder ve bir kaç soru sorup cevap alabileceğini düşünür. Telefona Salinger'ın eşi çıkar. Öğrenci kendini tanıtır sonrasında da Salinger ile görüşmek istediğini, onunla ilgili ödev hazırladığı için bir kaç sorusu olduğunu söyler. Eşi beklemesini söyleyerek onu beklemeye alır. Saniyeler sonra eşi geri gelerek şunları söyler: "eşim sizin ödevinizin onu ilgilendirmediğini söylüyor". Salinger naturalist bir tavırla doğanın insanı tanımayı reddettiği gibi öğrenci ile görüşmeyi reddeder. Çünkü, kendisi doğa kadar umarsızdır.

Kitaptaki Caulfield karakteri de küstahlığından asla ödün vermez. Doğanın ona aldırmaz olduğu kadar o da doğaya ve doğanın yarattıklarına aldırmaz. Huckleberry Finn'in bir kaç yaş büyümüş hali olan bu pikaresk karakter, en az Huck kadar dünyaya karşı ilgisizdir. Göstermeliktir bütün o f*** kelimelerine sinirlenmesi. Çünkü onun tek bir amacı vardır; hayatta kalmak. Bu nedenle takılır her türlü sosyal sınıftan insanla Caulfield. Pikaresklik gereği zaman geçirir hepsiyle ve gayet iyi becerir kendi hatalarına kılıf bulmayı.

Caulfield ne yakışıklıdır ne de dikkat çekici. Hatta etrafında olup bitenlerden tamamen bi haberdir. Bakan kör aslında. Onun bu farkedememesidir zaten onun hikayesini bu kadar farklı kılan. Normalde küstah ve sıradan olabilecekken görüntüsünün tam aksine bütün dikkateleri bu kitaba toparlaması da ondandır.

Sürekli sevgi ve aitlik arayan Huck ve Caulfield gibilerin hikayeleri bitmez aslında bu doğadan insanoğluna bulaşan umarsızlık devam ettiği sürece. Zaman geçecek, yalnızlık ve umarsızlık git gide kalabalıklaşan ve teknoloji nedeniyle bu kadar birbirinden uzaklaşan toplumu asla ama asla terketmeyecek.

Guns N Roses'ın Chinese Democracy albümündeki, kitapla aynı ismi taşıyan şarkının sözlerinin bir kısmını da buraya eklemek istiyorum:

When all is said and done
We're not the only ones
Who look at life this way
That's what the young folks say
And if they'd ever change
As that reminds to say
But every time I see them
Makes me wish I had a gun
If I thought that I was crazy
Well I guess I'd have more fun
Cause what used to be's
Not there for me
And ought to for someone
That belongs...

Karşınızdaaa!.

2009/09/01


Sürpriz yazarımız kadroya eklenmiş bulunmakta. Film, müzik, kitap ve daha pek çok şey hakkında zevkine sonsuz güven duyduğum dicle artık Kağıttan Ayakkabılar için yazacak. Eminim pek çok takipçisi olacaktır.

Haftanın Beşlisi


Çok uzun bir aranın ardından Haftanın Beşlisi geri döndü!


* Sonbahar geliyor, Adagio mevsimidir. Albinoni'nin Adagio'su ile başlayabilirsiniz, dinleyin-dinletin.

* Citizen Kane ve Bridge on the Kwai River filmlerine vakit ayıralım bu hafta.

* NTV Yayınları'ndan çıkan dünya klasiklerinin çizgi roman uyarlamaları harika olmuş. Fırsat bulursanız edinin derim. Çoluk çocuk için arşivlemeli.

* Tatil bitti, evi-odayı şöyle bir toparlayalım (onlar kendilerini biliyorlar).

* Kriz biraz biraz azaldı gibi, öğrenci milleti sözüm size, part-time iş duyuruları artmaya başladı. Tecrübesiz mezun olmamalı.

Yol Arkadaşları - 10

2009/08/30


Dizinin 10. yazısına geldik ve bu kez tek bir grup üzerine yapacağız listemizi, Faith No More.

Spotify çalma listesi için tıklayın.

1- Be Aggressive
2- Epic
3- War Pigs
4- Introduce Yourself
5- From Out of Nowhere
6- King For a Day
7- I Started a Joke
8- Zombie Eaters
9- As The Worm Turns
10- Ashes to Ashes

Şöyle Oldu Böyle Oldu - 11

2009/08/29


Eskişehir zamanı çok yaklaştı. Sadece bir yılımın geçtiği bu acaip ötesi yeri ne kadar özlediğimi anlatamam. Çok garip gerçekten. Havasından mı suyundan mı anlayamadım.

Bu arada trenle iş makinasının çarpışabildiği bir ülkede yaşıyoruz biliyorsunuz di mi? Her gece sağ salim evimize girebilmemiz şans eseri bu ülkede yemin ederim.

Ramazan geldi, pide ve hamur işine yüklenip kilo almayalım diyoruz ama bu ne arkadaşım yok mu bir çaresi? Nereye gözümüzü çevirsek bir şeyi canımız çekiyor. İyi ki kadın olmamışım diyorum her seferinde. Sabır, evet.

Yasemin Mori'nin yeni klibi yayınlandı birkaç gün önce, Mutsuz Punk şarkısına çekilmiş. Klibi beğendiğimi söyleyemem ama şarkı başladığı an klibi göz görmüyor zaten. Hayvanlar albümü Yasemin Mori'den sonraki albümler için beklentileri zirveye taşıyor. Yeteneğiyle üstesinden gelecektir muhtemelen.

Yazmamız gerekenler birikti, mass-post yapılabilir bir ara. Çok boşladık blogu.

Supernatural'ın beşinci sezon premieri için son 12 gün, Sam'e de beyazlar fena yakışmış ama çevresi kötü işte.

Sınavlara hazırlık denen kronik rahatsızlığa Öss ile giriş yaptı kardeşim. Bu çocuklara sabahtan akşama kadar kitap başında olmalarını gerektirecek kadar ödev veren dershaneleri ne yapmalı bilmiyorum. Fantastik rehberlik öğretmenleri de boş konuşmalara başladılar tabi, genelleme yapmayalım yine de, iyiler de var muhakkak aralarında. "Ben sana orayı yazdırmam ki" ne demek ya? Hedefi için çalışacak ve puanı alıcak, sen de yazdırmıycaksın, tabi...

Üniversitelerin açılışı bayramdan sonraya kaldığına hep katılmak istediğim bir aktiviteye koşacağım, veli toplantısı! Hep merak etmişimdir neler konuşulur, dedikodu falan da yapıyorlarmış sanırım, küçük tadellelerden de veriyolardır belki. Bir uğramak lazım. Bakalım kimin eli kimin cebindeymiş okullarda. Hem yeni insanlar falan...

Şu aralar gazetelerdeki köşe yazarları sanki yemin etmiş, akıl mantık sınırları dahilinde yazı yazmayacağız diyorlar, iyi ki varsın Ruşen Çakır, sayende bir tane de olsa köşe yazarını takip edebilmek için zorluyoruz kendimizi.

Öykü-Berk kardeşlerden ses yok, elleşmeyin uyusunlar, n'olur. Hande Yener de yok bak hazır. Biraz kafamızı dinleyelim.

Gelecekten pek çok beklentimiz olabilir; iyi bir iş, güzel bir aile kurmak, sağlık vs. fakat gerçek anlamda tek arzum İskoçya'yı boydan boya (pek uzun sürmese de) gezebilmek. Bunu gerçekleştirecek vakit veya fırsatı bulamadan ölürsem eğer, tabutumda ters dönerim, ciddiyim. Kayıtlara geçmesi açısından söyledim. Sonra bu ne diye sormayın.

Şekil ve yazı düzeni gözetmediğimiz bir şöyle oldu böyle oldu yazımızın daha sonuna geldik. 11 olmuş, daha gider bu.

Yaz Aksiyonları #2 - Sarhoş Taşıma Sanatı

2009/08/18


Yaz aksiyonları serimizin ikinci yazısında sıra, sarhoş taşıma sanatı. Sarhoş taşıma sporu da diyebiliriz aslında. Spordan öte bir de dil dökme var tabi işin içinde...


Akşam yemeğinden kalkılır, o vakte kadar dostlar haberleşmiş ve gecenin durakları belirlenmiştir. Yemeğin rehavetiyle 15-20 dakika kestirdikten sonra hazırlanıp atarsınız kendinizi dışarı. Anlaşılan saat ve mekanda buluşulur, hareketlenilir. Mekana vardığınızda siparişler dökülür ağızlardan, genellikle herkes ilk cümle kimden ne şekilde çıkacak bekler, bir 50'lik sözünü pek çok 50'lik siparişi takip ederken ilk söz dark olursa birden darka döner masa. Vodka, biraver, birahi, rakı, soda, meyve suyu vs. gelir bazen, onlar da masanın nazar boncukları olur aralarda sırıtarak. İlk yudumlarda sorun yoktur fakat gece ilerledikçe bazılarının ayarı hafiften kaçmaya başlar; çok konuşmak, gözlerin kısılması ve dalıp gitmek ilk belirtilerken ardından gelen sebepsiz gülmeler hangi yola girildiğini belli eder diğer arkadaşlar için, sarhoş taşıma sanatı.


Sahile sahip yerlerde bir ritüel olan kumsalda alkolle devam edilir (gitar yok bu arada, elimizden kaza çıkmasın). Pilot sayısı artmaya başlamışken, taşıyıcı sayısı ivedilikle azalmaktadır. Sarhoş idare etme sanatı girer burda devreye; "hıhı, haklısın, bence de, o kaybeder" gibi söz öbekleri yetişir yardıma, "olur öyle" ise en büyük kaçar yapma cümlesidir genelde, kim bulduysa sağolsun. Sarhoş idare etme sanatında ustalaşmaya başlamışken güneş doğar ve asıl hengame başlar, evlere nasıl gidilecektir? Kollara girilir ve yürümelerine yardım edilir, çevrede sadece köpekler kalmıştır size bakarak "cık cık" diyebilecek, onlar da genelde havlayarak rahatsızlıklarını belli ederler zaten. Kumsaldan sarhoş taşıma aksiyonu başlamıştır, kimisi dut yemiş bülbül gibi sessizken kimisinin çenesi düşmüş, kimisi başkalarına asılmakla meşguldür. En zoru ise kusmaya meyilli olan kişileri taşımaktır, gazını çıkartmak için kucağınıza aldığınız bir bebeğin üstünüze kusması kadar bilinçsizce yapacaktır taşıdığınız kişi bu eylemi, kızmak bir yana şefkat gösterirsiniz (kişiyi kenara atanlar da olabiliyor tabi). Bir çeşit sabır testidir aslında o gece alkolden etkilenmemiş kişiler için bu olaylar. Neyse, yarın normale dönecekler diyerek bırakırsınız evlerine, bir gece daha son bulmuştur, iyi başlayan ve kötü sonlanan bir gece daha...

10 Eylül 2009, Başlıyoruz...

2009/08/11


Supernatural'ın 5. sezon ilk bölümünün yayın tarihi belli oldu, 10 Eylül 2009.

FNM Konseri Detaylar

2009/08/06



Biletler bir süre için 67 liradan satılacak, konser günü yaklaştıkça artacaktır fiyat. Sahne önü ise 99 lira. Mekan Maçka Küçükçiftlik Park. Alt gruplar Kurban ve Nekropsi.