Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

Hiç Edilen Yerli Şarkılar Vol.2

2014/05/15

İlkini yaklaşık dokuz ay önce yazdığım Hiç Edilen Yerli Şarkılar serimizin ikinci ayağına bugün geçebilme fırsatı bulduk.

Yine bir yemek vesilesiyle...

Öğle yemeğinde karşılaştığımız domates çorbası (salça suyu), kabak dolması ve börek menüsünden hafif yana adımlayarak uzaklaştım ve elimi telefonuma atıp etrafı kolaçan ettim. Whatsapp sayesinde yine o anlamsız ve akşam düşündüğümde ne konuştuğumuzu pek hatırlamadığım, lise zamanlarındaki Bursa Heykel ve Adliye tarafı gece sohbetlerinden kalma; bizim dönemimizin "abi" ve "abla"larıyla kıyasıya bir sohbete girdik (yazar burada aslında öğle arası kavramına pek uymadığını ima ediyor ve biraz da artistlik yapıyor gibi).

Bir süredir yazmak istediğim fakat genelleme anlamında olmaması için güzel bir ortam beklediğim Hiç Edilen Yerli Şarkılar'ın ikinci yazısı için gerekli ortamı yakaladım.

Beklenen an gelmişti.

O güzelim, dillere destan lakin klibi olmayan şarkıları arıyorduk beynimizin derinliklerinde...

Bunu neden yaptığımıza anlam veremesek de... Yaklaşık yarım saatte bir aylık Whatsapp kullanımı yapmış olsak da. Yeni bir beşliye karar verdik.

Beşinci sırada; ilk önerinin ardından çok fazla tartışmadan Teoman - Hiç Kimse Bilmez. Klibinin olmaması büyük bir eksik bana göre. Klibinin çekileceği lokasyon bile belli, Foça.


Dördüncü sırada; Kargo - Sürgün. Aslında tüm albümlerini ortaya döksek, yerli B-side'ın kesinlikle ve kesinlikle önde gelen isimlerinden biri Kargo olurdu. Sahi, niye dağılmışlardı?


Üçüncüyü sırada; Sezen Aksu - Şimal Yıldızı var. Hiç hesapta yoktu bu şarkı aslında ve birinin telekon yapıp şarkıyı mırıldanması gerekti hatırlamamız için. Nasıl şanslı bir nesiliz ki bu şarkılara yetişebildik. Önceki yazıda Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Var'ı için yapılan yorum Şimal Yıldızı için de geçerli; kısa film tadında bir klip bu şarkıyı ölümsüz yapabilirdi.

İkinci sırada; Bülent Ortaçgil'in Değirmenler'i var. Birsen Tezer'den Şebnem Ferah'a pek çok kişiden dinledik. Hatta klip mahiyetinde sayabileceğimiz pek çok canlı kayıt bulunmasına rağmen Değirmenler başlı başına öyle güzel bir klip olabilirdi ki... Günün akşama değmeye başladığı vakitte şehrin silüetini yakınlaşarak alan... Eminim hepimizin Değirmenler ile özdeşleştirdiği anlar vardır. Ayrıca bu şarkı, benim listemin birinci sırasındaydı, oylamaya takıldı.


Birinci sırada ise sıralamaya dahil etmeye dahi çekindiğimiz bir şarkı var ki... Barış Manço'nun Gamzedeyim Deva Bulmam'ı. Benim bu şarkıyla tanışmam çok çok geç oldu. Masada rakı varsa aklıma ilk gelen şarkıdır halen. Hem Barış Manço'nun hem de böyle bir şarkıyı bana sevdirenin toprağı bol olsun. Belki de zamanın şartlarından dolayı klipsiz kalmış bu şarkı. Etrafta duyulan pek çok Barış Manço şarkısının arasında Gamzedeyim Deva Bulmam'ın yer almıyor oluşu tamamıyla şarkının ruhuna ihanet etmemek amaçlı bence. Bu şarkıyı berbat etmek gerçekten ihanettir çünkü.


Listeye dönüp bakınca "Hiç Edilmiş" kelimesinin tüm bunlar için yerinde olup olmadığına karar veremiyorum. Belki daha geniş kitlelere yayılamayışın ve saklı kalışın bir nedeni klipsizlik, belki de bu şarkıları değerli kılan olgu. Buna karar verebilmek için bir kaç kişiden daha kalabalık olmak gerek sanıyorum ki.

Bir de rakı masası playlisti gibi olmuş, toplanan insanların fıtratından olsa gerek.

Lady Gaga 2014 İstanbul Konseri ?

2014/04/12

2010 yılında fısıltılar duyulmuştu. Lady Gaga geliyor, gelecek vs. diye çok konuşulmuştu. Sonuç hüsran olmuştu.

Lady Gaga için yine haberler dolaşmaya başladı.“artRave: THE ARTPOP Ball Tour” turnesi kapsamında 16 Eylül’de Maslak İTÜ Stadyumunda konser vereceği konuşuluyor. Henüz kesinleşmedi, hala beklemedeyiz. Ancak 15 Eylül'de İngiltere'de, 17 Eylül'de İrlanda'da konser vereceğini onaylamışken 16 Eylül'de İstanbul'a geleceğine şu an için pek inanmıyorum. Bekleyip göreceğiz.




Portishead 20 Ağustos'ta İstanbul'da

2014/04/10

Konser haberleri bu yaz müzik severlerin yüzünü güldürüyor. Güzel bir haber bugün Portishead'in twitter hesabından geldi. 20 Ağustos'ta İstanbul'da konser vereceklerini açıklayan grup, detayların gelecek hafta belli olacağını belirtti. Gelişmeleri bekliyoruz.


One Love Festival 2014

14-15 Haziran tarihlerinde Parkorman'da gerçekleşecek olan festivalde grupların bir kısmı belli oldu.


Açıklanan gruplardan da anlaşılacağı gibi, bol eğlenceli bir festival bizleri bekliyor.

Babylon Soundgarden 24 Mayıs'ta Parkorman'da

Bu yıl 4. kez alternatif müzik severlerle buluşucak olan Babylon Soundgarden 24 Mayıs'ta Parkorman'da gerçekleşecek.


Bu yıl festivali farklı kılacak olan "Babylon Go Green" konsepti. Festival  doğaya karşı olan sorumluluğunu bu sene festival alanında müzik severler ile buluşturacak.

Şu an için gruplar açıklanmadı. Grupları buradan duyurmaya devam edeceğiz.

Massive Attack & Soundgarden @100%Fest

2014/04/04

Massive Attack geliyor!                          Soundgarden geliyor!

100%Fest kapsamında şu ana kadar headliner olarak Massive Attack ve Soundgarden kesinleşti. 

Festival 6-7 Haziran tarihlerinde Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek. Festivalde yer alacak diğer isimler de önümüzdeki günlerde açıklanacak. Biletler biletix'te satışta.

İlk Defa Aerosmith İstanbul'da!

2014/04/01




Rock'n Roll'un efsane grubu Aerosmith ilk defa Türkiye'ye geliyor. Grup 14 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul'da Maslak İTÜ Stadyumu'nda sahne alacak.

Biraz geç kaldık haberi yayınlamakta ancak Aralık ayında piyasaya çıkan biletlerin satışı biletix'te hala devam ediyor. Fiyatları görünce siz de nedenini anlayacaksınız :)

Metallica By Request, 13 Temmuz, İstanbul

2014/03/18

13 Temmuz Metallica İstanbul konseri ile ilgili gelişmeler devam ediyor.



Konser kesinleşti, grup resmi sitelerinde tur tarihleri arasında İstanbul'a yer verdi. 13 Temmuz akşamı Metallica sevenleri ile Maslak İTÜ Stadyumu'nda buluşacak. Bilet fiyatları 15 Nisan'a kadar 150 TL'den başlarken, 15 Nisan itibari ile 175 TL'den satışlara devam edilecek. 

2014 yılındaki konserlerinde değişiklik yapmaya karar veren Metallica, 18 şarkıdan oluşacak konser playlist'ini seyircilerin belirlemesine karar verdi. Metallica By Request adı verilen bu site üzerinden, izleyiciler oylama ile konserde çalınmasını istedikleri şarkılara oy verebilecekler. 

Biletleri bugün satışa çıkan İstanbul konseri için Master of Puppets, One ve Fade to Black şarkıları şu an için önde gidiyor. Konser gününe kadar devam edecek olan oylamaya bilet aldıktan sonra, size bildirilecek olan kod ile bu adresten katılabilirsiniz. Biletlerin satışı ise Biletix üzerinden yapılmakta. 

Konseri izleyecek şanslı Metallica severlere şimdiden iyi seyiler. 

One Love Festival, 14-15 Haziran Parkorman'da

2014/03/10

'One Love Festival' bu sene tekrar müzik severler ile buluşuyor. Alıştığımız Efes sponsorluğu yerine Pozitif Live sponsorluğunda gerçekleşecek olan festival 14-15 Haziran tarihlerinde Parkorman'da müziği ve müzik severleri buluşturacak. Grup line-upları ile ilgili detaylı bilgileri sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.




Tanıyalım Tanıtalım'da Diziler Geçidi

2014/02/23

Bir süredir ara verdim internet keşiflerime. Onun yerine şehirleri keşfetmeye verdim kendimi. Londra'nın altını üstüne getiriyorum. Arada başka şehirlere de bulaştım. Paris oldu ilk hedefim, sonrası Manchester ve Liverpool. Sırada daha önce keşfettiğim ama hala bir kısmını bilmediğim Amsterdam var. Ancak Londra bir başka. İstanbul'da doğmuş ve büyümüş biri olarak tam bir İstanbul aşığıyım, daha doğrusu aşığıydım Londra'ya taşınana kadar. Bir numaraya Londra oturdu, İstanbul'um ise ikinci sırada şimdilik.
Şehirler, sokaklar, yürümek ve kaybolmak. Bunlar çok güzel. Soğuk günlerde, eve kapanılan anlarda en sadık yoldaşlar tabiki dizi ve filmler. En favori dizilerime burada hiç yer vermediğimi farkettim. Aklıma gelmişken paylaşmak istedim. 
Öncelikle Suits. Aşk öğeleri içeren, izlemesi keyifli ancak çok kafa yordurtmayan, bol laf dalaşlı, sürükleyici bir şey arıyorsanız şiddetle tavsiye ederim. İzlemesi en keyifli ekran ikilisini oluşturan Mike ve Harvey'nin inanması güç avukatlıkları ve yaşadıkları çekişmeler sizi ekrana kilitleyecek, 40 dakikanın nasıl uçup gittiğini anlayamayacaksınız. 3. sezonunda olan diziye bir an önce başlamanızı tavsiye ederim, zira şu an arada olmalarına rağmen hızla diğer sezonlar çok yakında gelmeye başlayacak.

Biraz daha gerilimli, daha kanlı, yine inanması güç bir hikayeyi işleyen, kısmen ağzınızı açık bırakan, nereden kim bana ne zaman saldırabilir diye yolda yürürken düşündürtmeye başlayan The Following. Bir FBI ajanı olan Ryan Hardy'nin ölümlerle dolu geçmişini unutmamasını isteyen ve günlerini daha da çok karanlığa boğmak için canla başla çalışan Joe Caroll önderliğindeki meshebin nefesleri kesen olayları mutlaka izlenmeli. Gerilim ve heyecanın bir dakika bile durmadığı bu dizi başarılı bir drama örneği. Süpriz bir son ile biten 1. sezonun ardından hala 2. sezon için beklemedeyiz.
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine bir göz atiyim sonra izlerim dediğim, başlayıp bırakamadığım, bir oturuşta ardı ardına 4 bölümünü birden izlediğim yeni başlayan 2014 yapımı True Detective. 

Tehlikeli konuları sorgulatan, izlerken kesinlikle durdurup replikler üzerine bir kaç saniye düşündükten sonra ancak devam edebildiğiniz her bölümü 1 saat uzunluğundaki muhteşem dizi. Din, ölüm, inanç, yalnızlık ve gerçeklik temaları dizide sıklıkla sorgulanıyor. Görüntüler ve çekim açıları olarak da fazlasıyla başarılı. Konusuna gelirsek karşımızda yine bir polis ikilisi var. Dedektif Rust Cohle ve Martin Hart 1995 yılında bir dava üzerinde ilk defa beraber çalışıyorlar ve dostlukları başlıyor. Günümüzde iki dedektifin ayrı ayrı sorgulanıyor olarak gösteren diziden şu ana kadar dostluklarının günümüze kadar gelemediğini öğreniyoruz. İzledikçe diyalogların olayın önüne geçtiği bir dizi olduğunu farkettim. Olaylar yavaş ilerliyor olsada seyretmesi keyifli bir dram. 


"Touch darkness and darkness touches you back."

Metallica 13 Temmuz 2014 İstanbul Konseri

2014/02/19

Bugün çıkan dedikodulara göre babalar 13 Temmuz 2014'te İstanbul'da konser verecek. İstanbul Metallica ile tekrar buluşmak için can atıyor. Ancak şu an için dedikodu çünkü hala resmi sitelerinde tur tarihleri içerisinde İstanbul yer almıyor.

Gelişmeleri paylaşmaya devam edeceğiz.

American Hustle (2013)

Son zamanların gözdesi American Hustle'ı en sonunda fırsat bulup izledim.


Neden bilmiyorum ancak bir şeyleri sevmedim filmde. Belki de Batman serisindeki yakışıklı ve cool hallerinden sonra Christian Bale'ı kel-göbekli görmek biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir.

Film konu kurgusunu işlerken aslında karakterleri git gide derinleştiriyor. Olayların gidişatı az çok tahmin edilebilir olmuşken bile karakterler tahmin edilemez halde ve gizemli. Filim, hikayeden çok karakterlerin ve oyunculukların filmi.

Baş karakter Irving sevgilisi ve iş ortağı Sydney ile iş üstündeyken FBI ajanı Richie tarafından yakalanınca FBI'a dört kişiyi ele vererek hafifletilmiş cezadan yararlanmayı hedeflemektedir. Bu sırada politikacıların işin içine girmesiyle Richie'nin büyüyen hırs buhranları ile olaylar hükümet adamlarına büyük bir darbe planlamaya kadar ilerler. Christian Bale, Bradley Cooper, Amy Adams, Jennifer Lawrence ve Jeremmy Renner. Her bir isim ayrı ayrı takdir edilesi. Göz dolduran, mükemmel oyunculuklar.

Filimden alınacak ders ise şu:
Aslında herkes herkesi kandırır ve bu sırada kendini de kandırır. Önemli olan bu kandırmacalara kimin ne kadar inandığıdır. Çünkü insanların anahtarı aslında inandıkları ve inanmak istedikleri şeylerdir.


İyi seyirler

Shuffle Off, Sam!

2014/02/16

Bazılarınıza garip gelebilecek bir huya sahibim... Yolculuğa çıkacakken müzik çalarıma en sevdiğim şarkıların pek çoğunu atıp evden çıkma gibi bir davranışım yoktur, keza yalnızken müzik dinlerken de. O yolculuğu, o zamanı tek bir şarkıcı/grupla özdeşleştirmeyi severim.

Söz konusu alışkanlığım sayesinde, hitleri dışında pek detayına inilmemiş; nice b-side barındıran albümler ile tanışma fırsatı buldum. Şimdi onlardan bazı örneklendirmeler yapalım. -Sıralama rastgele yapılmıştır.-

Sizin de böyle bir albümünüz varsa yorum kısmımız açıktır!




1. Bush - Razorblade Suitcase

Öyle bir albümdür ki, uzun bir yolculukta kulağınızda kaçıncıya döndüğünü fark etmeden; şarkıları aynı sırayla mırıldanmaya devam edersiniz. Swallowed, Bonedriven, Cold Contagious, Straight no Chaser...







2. Morrissey - You are the Quarry

Zamanın ne kadar hızlı aktığını da hatırlatır daimi olarak...








3. U2 - The Joshua Tree

En az üç jenerasyonun "en" listelerinin ilk sıralarında olduğundan eminim.









4. Karapaks - Akustik 1992-2009

Evladiyelik.







5. RHCP - Californication

Lisede miydiniz, ortaokulda mı? Bunu hatırlamayabilirsiniz fakat Road Trippin çalıp albüm bitince kasedi ne kadar hızlı ters çevirdiğinizi hatırlarsınız sanıyorum ki..






6. Interpol - Turn on the Bright Lights

Bitirme tezi kıvamındaki bir debut albüm. Bu kadar yüksek başlayınca ne yapsalar burun kıvırıldı sonraları.








7. PJ Harvey - Stories from the City, Stories from the Sea

PJ Harvey'in alter-egosunu gördüğümüz albümdür.






8. Soundgarden - Superunknown

Soundgarden dinleyen kişilerin eski sevgilisi gibidir. Sonra hem Soundgarden'dan hem de Chris Cornell'den solo ne geldiyse kendisiyle karşılaştırıldı.






9. Pearl Jam - Ten

En sıkıntılı zamanları bile unutturan bir albümdür. Özellikle Even Flow'dan sonra öyle bir akar ki, ne düşündüğünüz aklınızdan çıkar gider.





10. Nirvana - In Utero

İlk kasetlerimdendi. Bandı walkmanim tarafından kopartılmıştı zamanında da arkadaşım ölmüş gibi üzülmüştüm. Diğer Nirvana albümlerinin yanında niye üvey evlat muamelesi gördüğünü ise asla çözemedim.





11. The Smiths - Queen is Dead

Albüm kapağı gayet sade olmasına rağmen ilk gördüğünüz günkü kadar aklınızdadır. Şarkılar çalarken kapak elinizde döner durur.






12. The Strokes - Is this it?

Pek çok kişiyi The Strokes ile tanıştıran albümdür. Someday ve New York City Cops için alınan albüm, o yıl içerisinde yapılan en iyi harcamalardan birine dönüşür.






13. Iron Maiden - The Number of the Beast

Bu derece başarılı olacağını muhtemelen grup üyeleri de tahmin etmiyordu. Vokalde Paul Di'Anno yerine Bruce Dickinson gelir ve IM için bir milat olur bu albüm.

Girls Season 3

2014/02/04

Bu dizi ile ilgili takıntılı bir haldeyim. Evet yine Girls'den bahsedeceğim.

Dört gözle beklediğim 3. sezon bir kaç hafta önce başladı. Şu ana kadar ilk iki bölümü yayınlandı. Ancak karakterler gittikçe o kadar iyi oturuyor ki şu son iki bölüm kesinlikle izlediğim en iyi iki bölümdü. Dikkatimi çeken şey ise şu oldu; arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu öyle güzel işliyor ki dizi.Sevgili ilişkileri bir yana arkadaşlık temasını işliyor bu iki bölüm.  Arkadaşlıklarımızın-arkadaşlarımızın-arkadaşlık bağlarımızın gerçek olup olmadığını sorgulamadan bir insana hiç adım atabiliyor muyuz? Bence kendimizi biraz bu kavramlarla sorgulamalıyız.

Daha gelecek bölümlerde neler olacak göreceğiz, ancak değinmek istediğim konu 3. sezona hazırlık aşaması. Sosyal medyayı ve en son trendleri kullanarak HBO 3. sezona çok güzel şekilde hazırlandı. Facebook, Twitter ve Vine gibi yaygın kanalların yanı sıra son trend Snapchat ile de dikkatleri başarılı bir şekilde dizinin yaklaşan sezonunun üzerinde topladı. Emoji Dizilerin de sosyal medya kampanyaları olması gerektiğinin mesajını vermek açısından başarılı oldu.

Diyebileceğim tek şey izlemeye devam edip görelim.

The Wolf of Wall Street (2013)

2014/01/30

Son zamanların en gözde filmlerinden The Wolf of Wall Street. Türkçe'ye Para Avcısı olarak çevirilmesi açıkçası pek hoşuma gitmedi; Wall Street Kurtları olsa daha iyi olabilirmiş. Neyse filme geçelim.

Wall Street brokerı olan Jordan Belfort'un hayat hikayesi görsel olarak bir şölen niteliğinde yansıtılıyor. İnsanların en zayıf noktasının daha çok para kazanmak olduğunu fark eden ve bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini bilen Belfort hızla yükseliyor. Filmin en başından sonunun ne olacağı çok belli aslında. Ancak film olay örgüsünü sürdürmekte o kadar başarılı ki 3 saat boyunca bir an bile gözünü kırpmadan seyirciyi kilitleyebiliyor.

M. Scorsese hisleri yansıtma açısından en başarılı bulduğum yönetmendir. Şaşalı hayatın görkemine ekran karşısında biz bile kapılmış giderken alttan vermeye çalıştığı aile kavramı, uyuşturucu bağımlılığı, sahtekarlık konularını başarılı bir şekilde işliyor. Öyle anlar oluyor ki Belfort'a kızabiliyor, ona acıyabiliyor ya da ondan nefret edebiliyor seyirci. Filmin türü komedi ancak gülerken düşündürtmeyi de ihmal ettirmiyor.

The Great Gatsby filminin ardından Leonardo DiCaprio aslında benzer bir karakteri canlandıyor ekranlarda. Şu da bir gerçek ki DiCaprio'ya bu tarz karakterler çok yakışıyor ve hatta bence yüz ifadesine tam oturuyor. Oyunculuğu muhteşem ve kesinlikle izleyiciye kendisini fazlasıyla sevdiriyor. DiCaprio'nun yanı sıra Jonah Hill inanılmaz iyi bir oyunculuk sergiliyor. Birlikte çok iyi bir ikili oluşturuyorlar ekranda. Oyunculuğunu ilk defa izlediğim Hill müthiş bir canlandırma yapıyor ve karakterin hakkını beklenmeyecek şekilde veriyor.

Hayatta birilerini ikna etmenin ne kadar önemli olduğu her saniye işlenen bu 3 saatlik şölen nitelğindeki filmi mutlaka izleyin derim. Çok eğleneceksiniz.


Savages (2012)

2013/12/07

Az olan boş zamanımı film izleyerek karar verdiğim bir akşamüstünü hayal kırıklıklarıyla bitirirken duygularımı ifade etmeden geçemezdim. Bir hayal kırıklığı olarak bkz: Savages (2012)

Oyunculuktan mı başlasam senaryodan mı bilemedim. Filmdeki herşey o kadar kötü ki! Oliver Stone gibi Platoon filmini çekmiş bir yönetmenden böyle bir film beklemezdim. Korkutucu gösterilmeye çalışılmış sahneler, hiç gerçekçi gelmeyen olaylar, abartı kan kullanımı... 

Filmdeki tek güzel kısım (SPOILER) gerçek olmasını ümit ettiğim ilk sondu. Ardından gelen esas son ile hayallerim daha da yıkıldı, boşa harcadığım zamana üzülerek bitirdim filmi. 

İzlemediyseniz, izlemeyin. Benden söylemesi.

Remember, remember!

2013/11/06

5 Kasım günü ve Londra'dayım. Heycanım doruklarda. 1 Kasım akşamından beri yer yer atılan havayi fişeklerle günlerdir merakla bu akşamı bekliyorum. Farklı yerlerde havayi fişek gösterileri olacak. Söylemler yayılmış tüm şehirde. En büyük ve açık alanı en geniş olan parkı seçtim izlemek için. Sabırsızlanıyorum bu çoşkuya katılmak için. Ve 5 Kasım akşamı...

Şunu söylemeliyim ki hayal kırıklığına uğradım. Yıllardır yazıyoruz, yorumluyoruz, paylaşıyoruz. "Remember, remeber, the fifth of November" dilimizden düşmez olur Kasım ayı başında. Ancak burada durum çok farklı. Görkemli şovlar, değerli söylemler beklerken çoluk çocuk eğlencesine dönüştürülmüş bir havayi fişek gösterisi izledim. Ardından lunaparka yönelen çılgın kalabalık ve çocukların eğlendiği bir havayi fişe gösterisi. Burada çoktan yitip gitmiş bir davanın sadece anısı kalmış akıllarda, ruhu çoktan unutulmuş. Geride ne bir maske kalmış ne de bir anti-devrimci söylem. Biz yine de unutmayalım, yazalım tekrardan. İleride anlatacaklar lazım olacak bizlere, her zaman!

    Remember, remember! 
    The fifth of November, 
    The Gunpowder treason and plot; 
    I know of no reason 
    Why the Gunpowder treason 
    Should ever be forgot! 

    Guy Fawkes and his companions 
    Did the scheme contrive, 
    To blow the King and Parliament 
    All up alive. 
    Threescore barrels, laid below, 
    To prove old England's overthrow. 
    But, by God's providence, him they catch, 
    With a dark lantern, lighting a match! 
    A stick and a stake 
    For King James's sake! 
    If you won't give me one, 
    I'll take two, 
    The better for me, 
    And the worse for you. 
    A rope, a rope, to hang the Pope, 
    A penn'orth of cheese to choke him, 
    A pint of beer to wash it down, 
    And a jolly good fire to burn him. 
    Holloa, boys! holloa, boys! make the bells ring! 
    Holloa, boys! holloa boys! God save the King! 

Fifth of November-Reloaded

2013/11/05



Yine bir 5 Kasım gününü, önceki yıllarda yazdığımız yazıyla hatırlıyoruz. Bu 5 Kasım'ın olayı nedir?


Kraliçe 1. Elizabeth 1603 yılında ölene dek sürekli onun baskısı altında yaşamış olan İngiliz katolikler, varisi 1. James'in inançlarına karşı daha toleranslı olacağını düşünürler çünkü James'in annesi de bir katoliktir. Fakat olaylar katoliklerin dilediği gibi gelişmemiş, 1. James sorunun sadece şiddetle çözüleceği fikrini benimsemiştir. Çok sayıda katolik katledilir (Kral 1. James'in katolik olduğu halde tüm bunlara izin verdiğini belirten bilgiler mevcut olmakla birlikte kendisinin katolik olduğunu ortaya koyan net bir bilgi yoktur).

İngiliz Katolikler de buna karşı Robert Catesby önderliğinde gruplaşırlar. Planları Parlamento binasını havaya uçurmak, böylece katoliklere hayatı zindan eden Kral 1. James ve parlamento üyelerini öldürmektir. Planlarını gerçekleştirmek üzere 36 fıçı barutu Lordlar Kamarası'nın kilerine yerleştirirler.

Tekrar düşündüklerinde hareketlerinden masum sivillerin hatta katoliklere yardım eden kişilerin dahi zarar göreceğinin farkına varırlar. Eylemci grubun içindeki bir kaç kişi, isimsiz mektuplar aracılığıyla dost isimleri 5 Kasım günü parlamentodan uzak durmaya çağırırlar.

Mektuplardan biri Kral 1. James'e yakın kişilerin eline geçer ve eylemcilerin planının bozulması amacıyla derhal harekete geçilir. 1605 yılı 5 Kasım gününün erken saatlerinde, fitili ateşlemekle görevli olan Guy Fawkes Lordlar Kamarası kilerinde ele geçirilir, işkence edilerek öldürülür ve parçaları ülkenin dört bir yanına dağıtılır. Bu şekilde yakalanması Fawkes'un adını hareketle bağdaşlaştırır. Devrim hareketinin simgesi haline gelmiştir.

Fawkes başarılı olsaydı şu an katolik bir İngiltere ile karşı karşıya olabilirdik. Din üzerinden gelişen fakat parlamenter sisteme karşı bir eyleme dönüşen bu hareketin başarısız oluşu belki de pek çok dengeyi değiştirdi. Sadece tarih kitaplarında anacağımız bir sistem haline dönüşecekti belki de parlamenter sistem...

Tüm bu olayların ardından her yıl 5 Kasım günü, Kralın ve Krallık makamının güvende oluşunun kutlandığı, onlara sadakatin sunulduğu gün haline gelir. Ülkenin her yanında Fawkes maketlerinin yakılması, havai fişekler ve bol gürültü ile kutlanan bu gece, Bonfire Night adını almış, pek çokları için yeni neslin türlü şaklabanlıklar yaptığı zaman dilimi olarak kabul ettikleri bir günden öteye gidememiştir.



Hiç Edilen Yerli Şarkılar vol.1

2013/08/02

Bugün öğle yemeği sırasında açılan bahis -yaşımızın ve/veya hafızamızın da izin verdiği ölçüde- Türk müzik tarihinde yer alan kliplerdi.

İnternet çağını doğuş dönemlerinden yakalayabilmiş bir nesil olarak, istediğimiz müzik tarzına ulaşımımız, 56k modemler sayesinde biraz yavaş da olsa kolay oluyordu. Rahat ulaşamadığımız albümleri internet sitelerinden, Napster vb ortamlardan edinebiliyorduk. Şimdi ise pek çok şeyi artık cebimize kadar getirebiliyoruz. Öyle ki, Youtube ve Grooveshark gibi servisler internete ulaşımın da kolaylaştığı üzere, müziği depolamayı anlamsız hale getirdiler.

Fakat, fakat, fakat... Eskiden iş böyle değildi. Okuldan gelince çanta atılır ve televizyon karşısına geçince insan Demet Sağıroğlu'nun bir Arnavut Kaldırımı'nı ya da Tarkan'ın Kış Güneşi'ni beklerdi. Çok kaliteli müzik yapılırdı. En azından şimdiki halimle düşündüğüm bu. Pek çok güzel klip ve şarkı tabii ki vardı lakin o kadar güzel şarkılar klipsiz veya rezalet kliplerle heba edildi ki... Bir Glosoli beklemiyoruz ama çok iyi şarkılar, çok yavan kliplerle hiç edildi.

.....

Bugünün konuşmasının içeriğinden alıntı yaparak; hiç edilen kliplerin ilk sırasına Teoman'ın Gemiler'ini koyduk. Epik bir hikaye olabilirdi o klipte. Bir kaç fikir var tabii gruptan çıkan, elin İngiliz'inin bizarre şeklinde tabir edebileceği; vermeyelim burada.

İkinci sırayı blogumda yazmanın bana verdiği yetkiyle; Kargo'nun Kaderin Dizaynı'na verdim. klibinin olmaması hayal kırıklığından öte bir şey bana sorarsanız. Belki de olmayacak diye korktular, anlaşılabilir mi bilemiyorum. Şairin Elinde klibine bakınca da iyi ki yapılmamış diyor insan.

Üçüncü sırada ise Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Var'ı. Kısa film tadında bir klip çok yakışırdı gibi geliyor sanki.

Dördüncü sırayı pek tartışmadan Mirkelam'ın Unutulmaz'ına verdik.

Beşinci ve son şarkımız ise bahsi geçtiği üzere Şairin Elinde. Özellikle ilk dakikalar.

Farkındayım kısır bir liste olduğunun fakat 45 dakikada bu çıkıyor. Devamı gelebilir mi derseniz; elbette.

Çapa derken?

2013/06/21

Güne başladığınız andan itibaren canınızın bir şeyi çok istediğini fark ettiğiniz zamanlar olmuştur. Bir yiyecek olur, bir kişinin varlığı olur, çok çok önceden izlemiş olduğunuz bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkı olur...

İşte böyle bir şey iki gündür yataktan aşağıya adımımı attığımda başıma gelen. Sanki yeni güne uyanmamışım, yorgun aklım yenilenmemiş gibi; Kargo'nun Kaderin Dizaynı şarkısı zihnimde dönüp duruyor. Pek çok kişinin duyduğunda istemsizce başını kaldırdığı bir şarkıdır halen.

Bu yazı ve link belki size de bulaştırır belki bendeki hali.

Tabii sonradan düşünüce, bu durum çapa kavramını da akla getiriyor. Nedir bu çapa?

Duyularımızla algıladığımız uyarımların beynimizdeki etkisi diyebiliriz. Bu ansız bir dokunuş olabileceği gibi duyduğunuz bir melodi ya da hissettiğiniz bir koku da olabilir. Örneğin çok iyi bir arkadaşınızla dışarıda eğlenirken içtiğiniz içkinin tadı, onu kaybettikten sonra size hep o anı hatırlatabilir. En güçlü çapa koku olsa da, anılara ket vuramazsınız.

İnsanların belli davranışlarınıza aşırı tepki vermesi de pekala çapalarla alakalı olabilir. Üzgün bir kişiye gidip de sürekli neyin var demeniz veya omzuna dokunmanız gereğinden şiddetli reaksiyon yaratabileceği gibi; karşınızda tamamen mutlu görünen fakat yan masadaki telefonun melodisini duyduktan sonra yüzü düşen insanlar görmenizi de sağlayabilirler. Zaten kompleks bir varlık olan insanda, çapa kavramı daha da ilginçleştiriyor olayları.

Çapalara fazla takılmamalı, bizleri ilerleyemez halde bırakmalarına izin vermemeli. Satıp kurtulmalı.


Tanıyalım Tanıtalım'da Girls

2013/06/05

Büyük şehirlerde insanlar hep mi mutsuz? Hayat ya da hayata tutunmak bu kadar mı yorucu, bu kadar mı bunaltıcı? Bu meraklarıma karşıma yeni çıkan Girls dizisinde cevap buldum. Evet, size New York'un kızlarından bahsedeceğim.

Karşımıza yaşları 20 ile 24 arasında değişen 4 birbirinden farklı kafada olan kız çıkıyor dizide. Dördü de birbirinden apayrı; dördününde  hayattan istekleri, yaşam beklentileri, yaptıkları işler, hırsları, üzüntüleri sevinçleri her şeyleri o kadar farklı ki hiç bir ortak yanları yok. Dizinin ilk sezonunun ortalarında "neden arkadaşlar acaba?" diye kendimi düşünmekten alı koyamazken durumlar ikinci sezonda daha da değişiyor.

New York'un bekar laydileri diye onları Sex and the City tadında sanıp öyle bir beklenti ile izlerseniz,  hayal kırıklığına uğrarsınız. Kendileri münhasır, tam gerçek hayattan kesit karakterler. Giyimleri, konuşma dilleri o kadar gerçekçi ki dizinin içine izleyiciyi çekiyor.

Amerikan yapımı dizi aslında Amerikan aile hayatı ve yaşam tarzının da ipuçlarını, toplumsal sorunları, bireyselleşmeyi ve bireyselleştirmeyi dizi çok iyi veriyor. Cinsellik ile ilgili rahatlıkları, yenilikleri denemeye açıklıkları; bazı konular üzerine Hannah üzerine verilen felsefi konuşmalar üzerine kafa yorulup, uzun uzun yorumlanabilecek türden.

Bu yazıyı yazmak için iki sezonunu da bitirmek istedim. Sonrasında kendime "ben bu diziyi neden izliyorum?" diye sormadım değil, yalan yok. Ancak karakterlerin her birinde ister istemez kendinizden bir parça buluyorsunuz. Tam " Evet, ben tam Hannah'ım." dediğim anda "Jessa'nın kafasını istiyorum!" diyerek hayretlere düştüğüm oldu. Bu da beni kesintisiz olarak diziye bağladı ve 2 günde 2 sozununu bitirverdim.

Dizinin üçüncü sezonu hazırlık aşamasında. Üçüncü sezonun cast'ı ile ilgili dedikodular dolaşmakta. Ben biraz okudum ancak size diziyi izlemeden okumanızı tavsiye etmem. Çünkü ikinci sezon finali çok sürprizli. Şimdiden iyi seyirler :)

Lana Del Rey İstanbul'da!

2013/05/03



Lana Del Rey'in bu yıl İstanbul'a uğrayacağı kesinleşmiş durumda. Güçlü organizasyon şirketi Unilife, 7 Temmuz 2013'ün İstanbul için Lana Del Rey günü olduğunu resmi olarak duyurdu. Ayrıntılar gelince güncelleme geçeceğiz.

Güncelleme derken bunu kastetmemiştim ama konser 20 Eylül'e ertelendi. Biletix.

Tanıyalım Tanıtalım'da Black Mirror

2013/04/22

Hep aynı temalarda işlenen dizilerden sıkılıp arayışa girdiğimde karşıma çıkan bir diziyi sizlerle paylaşmak istiyorum; Black Mirror.



Günümüzün kaçınılmaz mecralarından sosyal medyanın hayatımızı nasıl etkilediğinin aslında çok fazla farkında değiliz, ya da farkındayız ama bunun ne kadar kötü bir yanı olduğunu bilinçli olarak göz ardı ediyoruz.

Biz göz ardı etsek de Black Mirror'da edilmiyor. Aslında üzerine baya konuşulabilecek bir dizi. Çünkü her bölümü farklı bir yönetmen tarafından, farklı bir oyuncu kadrosu ile ekrana taşınan hatta her bölümünün uzunluğu bile değişen bir dizi. Alışılmışın çok dışında. Her bölüm bir kısa film tadında ve arka arkaya izlenemeyecek yoğunlukta.

İnsanı düşündürten pek çok yanı var dizinin. Bilinçsiz tüketim toplumunun bilgi saçımının ne noktalara varabileceğini gözler önüne acımazsız bir şekilde açıkça ortaya koyarak çok önemli bir noktaya ayak basıyorlar. Sosyal medyanın bizi yönettiği, şekillendirdiği, iyi/kötü bilgilendirdiği bu sonsuz ve kesintisiz bilgi akışının ortasında biz kendimizi yapaylığa ne kadar kaptırıyoruz? Bunu kendimize hiç soruyor muyuz? Sosyal ağlardan uzak durmanın iyi olacağı bilincinde olmamıza rağmen hangimiz merakla başkalarının facebook profillerine gizlice bakmıyoruz? Bunların hepsi çok doğru ve bir yandan da çok acı. Çünkü hepimiz yapaylaşıyoruz ki bu da kaçınılmaz sonumuz oluyor.

Her bölümünden ayrı bir ders çıkarabilir Black Mirror'ın. Dizinin adını neden Black Mirror koymuşlar bilemiyorum, ancak hayatımızdaki onca kara ekranın kara birer aynamız olduğu yorumunu yapamadan duramadım. Ekranlardan kopabiliyor muyuz? Hayır. Eleştirsek dahi televizyon, bilgisayar, telefon, reklam panoları vs.vs. O kadar çok ekran var ki hayatımızda, artık hayatı ekrandan yaşıyoruz. İşte tam da anlatmak istedikleri nokta bu bence. İzleyin, bakalım sizin çıkarımınız ne olacak.

Boyunu Aşan Film: The "Perks"

2013/02/24



Her şey sakin bir cuma gecesi dileğiyle başladı...

Yiyeceğimi, içeceğimi alır aylardır merak ettiğim fakat hakkında çıkan tüm yazıları okumaktan koşar adım kaçtığım The Perks of Being a Wallflower, internette refere edildiği üzere "Perks" filmini izlerim diye düşünüyordum. Sakin bir gece dileği kesinlikle gerçekleşti lakin bu durumun haftasonunu esir alması planda yoktu.

Afişte Ezra Miller ismini görünce karar vermiştim aslında bu filmi bekleme listesine almaya. Pek hoşlanmadığım bir tarzda da olsa, '93 doğumlu oyuncunun We Need to Talk About Kevin'deki performansı parmak ısırtacak seviyedeydi. Bir diğer isim Logan Lerman ise büyük referans olacak yapımlarda rol almasına karşın, rol kalitesi olarak kendisini öne çıkaracak ilk yapımında boy gösterecekti. Emma Watson ise... Bildiğimiz Emma Watson, ne kadar kötü olabilir ki? Oyunculuğu gözümüzün önünde büyüyen biri oldu. Gelecekte neler verebileceği konusundaki limit gerçekten yüksek. Akademik başarısı da kıskanılacak cinsten ama bugün konumuz bu değil.

Filmimize dönersek...

Wallflower, daha çok okullarda ve iş hayatında karşılaştığımız her şeyden ve herkesten uzakta kalmayı tercih eden fakat etrafındaki durumun farkında olan, anlayan; buna rağmen sosyalleşme konusunda sorunları olan kişilere yakıştırılan bir sıfat. Filmdeki wallflower da, Charlie (Logan Lerman).

The Perks of Being a Wallflower, Charlie'nin stabil olan kötü durumunu, yeni arkadaşlarının (Patrick-Ezra Miller ve Sam-Emma Watson) yardımıyla en azından dalgalı bir duruma taşıyabilmesini, geçmişi ve geleceği arasında kalan bölümdeki yerinde bir molayı anlatan bir hikaye. Bu hikayenin içerisinde bir lise draması arıyorsanız, sonrasında çok şaşıracaksınız demektir. Klasik bir Cuma gecesi filminden çıkmaya başladığı anda, sonraki günlerde dönüp dönüp tekrar izleyeceğiniz sahneleri aklınıza yerleştiren bir film olacak.

Devrimsel bir film değil; deneysel bir film, türe yenilikler getiren bir film hiç değil. Sadece güzel bir zaman, mekan ve kurgu kavramı olan; iyi işlenmiş, kusursuza yakın bir soundtrack ile süslenmiş ve bu kadar genç oyuncularıyla birlikte çok iyi yansıtılmış bir hikayeyle karşılaşacaksınız.

Harper Lee, Salinger, Shakespeare, Camus referansları ile fikirlerinizi oluşturan kitapları hatırlayacak; The Smiths, David Bowie, Genesis ve The Beatles ile de aklınızda yer etmiş yüzleri anımsayacaksınız.

Büyük sürprizleri değil ama en dipteki beklenmediklerinizi yaşayacaksınız.

Filmin içeriği hakkında bu kadar veri, izleyip izlememe kararını verebilmeniz açısından yeterli. Bu eserin sahibine göz atalım bir de.

Kitap beyaz perdeye aktarılırken senaryo ve yönetmen koltuğu da yazar Stephen Chbosky'ye teslim edilmiş. Kendisi kitabı bitirdiği saatten itibaren bu hikayeyi filme dökebilme fırsatı aradığını, hatta pek çok kareyi aklında kurguladığını söylüyor. Filmi izledikten sonra sözlerinin ne denli yerinde olduğunu anlıyorsunuz. Dünyaya getirdiği çocuğu büyütüp, yetiştirip, donatıp, süsleyip, evlendiriyor ve aileden uzaklaştığı sırada, uzaklardan başarısını izliyor tam anlamıyla. Bütçe-performans oranına bakınca ne denli başarılı bir iş çıkardığı da aşikar.

Sözün özü, beklentilerinizi bir kenara atıp oynatın bu filmi. Değerini çok daha iyi anlayacaksınız.


Jason Bourne'un Dönüşü İmkansız Gibi

2013/02/19



Stüdyo her ne kadar yeni bir film için onayı almış, Matt Damon da yeni bir Bourne filmi ile dönüşe sıcak bakıyor olsa da; ekip, içinde Jason'ın da olduğu doğru hikayeyi bir türlü bulamıyor.

Matt Damon bir ay kadar önce, Promised Land filminin tanıtımında gazetecilerin olası bir Bourne filmi ile ilgili dedikodulardan kaynaklanan sorularını yanıtladı. Matt Damon yeni bir Bourne filminde yer almayı çok istediğini yineleyerek, yeni film için aktif çalışan grubun içinde de yer aldığını söyledi.

Batman serisine yeni bir bakış açısı getiren Nolan kardeşlerden Jonathan, Matt Damon'ın ricası üzerine iki ay kadar, hikayesinde Jason'ın da aktif olduğu yeni bir Bourne filmi senaryosu üzerinde çalışmış fakat bunu nasıl yapacağını bir türlü bilemediğini söyleyerek projeyi gerisin geriye Damon'a teslim etmiş. Memento gibi bir senaryonun lideri, Person of Interest'in düzgün bir çizgide ilerlemesinin tek sorumlusu olan kişiden bu cevap alınınca, işleri biraz yavaşlatmak gerektiğine karar verilmiş. Nedenler basit, en son 2004 yılında görülen Jason, en erken 2014'de vizyona girebilecek yeni bir filmde yer alsa; CIA radarından uzak geçen on yılın tasviri biraz zor olacak gibi görünüyor. Bir diğer neden de, Nolan ve Damon'ın da belirttiği gibi, The Bourne Ultimatum ile birlikte aralık kalan kapıların tamamen ve çok iyi bir şekilde kapatılmış olması. Kesinlikle yapılamaz görülmüyor tabii ki, Pamela Landy ve Aaron Cross'un sürüklediği yeni bir filmin ardından, Jason'ın tekrar hikayeye dahil edilmesi de olasılıklar arasında.

Anlayacağımız üzere, tüm taraflar ne kadar istekli olsalar da Jason Bourne'un dahil olduğu bir film şu an için çok zor görünüyor. Zorlama bir yapımla karşımıza gelmelerindense, olayın üzerini tamamen kapatmaları, en azından çok çok iyi bir hikaye bulana dek ertelemeleri, en büyük olasılık gibi.

Yeni Bond Filmi Yolda

2013/02/02



Gladiator filminin senaryosundan tanıdığımız John Logan, henüz ismi netleşmemiş olan yeni Bond filminin senaryo yazarlığı görevini üstlendi.

MGM'in finansal kabusu nedeniyle dört yıllık bir aradan sonra dönen Bond, Skyfall ile şaşırtıcı bir gişe başarısı yakalamıştı. Bu başarı yapımcılara seriyi devam ettirme yönünde daha güçlü bir motivasyon sağlamış olmalı ki, kökleri korurken, seriye de yeni bir yön verme kararını almışlar.

Filmin diğer Bond filmlerinden farklı olacak en büyük yönü iki bölüme yayılacak şekilde tasarlanması. Serinin yirmi üçüncü filmi olan Skyfall'dan bağımsız şekilde gerçekleşecek olaylar bütününde, yirmi dördüncü ve yirmi beşinci Bond filmleri, aynı hikaye üzerine odaklanacak yani farklı zamanlarda vizyona girecek iki bölümlük bir film izleyeceğiz. Bu açıdan, Bond serisinin değişik bir yola girdiğini söyleyebiliriz.

Serinin yirmi dördüncü basamağı olacak filmin The World is not Enough'dan beri her Bond filminde olduğu gibi Kasım ayında, 2014 yılında vizyonda olması planlanıyor.

Blur Rock'n Coke 2013 Sahnesinde!

2013/01/17



Rock'n Coke 2013'ün ilk konuğu kesinleşti. Blur, 2013 yazında görkemli bir geri dönüş yapması beklenen Rock'n Coke müzik festivalinin ilk konuğu oldu.