Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

Yol Arkadaşları - 15

2016/08/11



1. Alice in Chains - Man in the box
2. Dropkick Murphys - Rose tattoo
3. Shinedown - Cut the cord
4. Sixx A.M.: - Stars
5. Metallica - Until it sleeps
6. Soundgarden - Spoonman
7. Volbeat - For Evigt
8. Alien Ant Farm - Smooth Criminal
9. Queens of the Stone Age - Go with the flow
10. Disturbed - The sound of silence
11. Rammstein - Mutter

Yol Arkadaşları - 14

2016/04/05


1. Terence Trent D'Arby  - Wishing Well
2. Die Antwoord - Ugly Boy
3. Sentenced - Noose
4. Fall Out Boy - Sugar, We're Going Down
5. Republica - Ready to Go
6. Arctic Monkeys - Catapult
7. Daft Punk ft. Julian Casablancas - Instant Crush
8. The Vaccines - If You Wanna
9. Interpol - My Blue Supreme
10. The Last Shadow Puppets - Aviation
11. The Black Keys - Gold on the Ceiling
12. Bruce Springsteen - One Step up and Two Steps Back
13. Bush - Glycerine
14. Arctic Monkeys - The Afternoon's Hat

Geri döndük!

2016/01/16



Selam dostlar!

Son postun üzerinden bir seneden fazla süre geçmiş. Hem Dicle, hem de ben buraları bildiğiniz nadasa bırakmışız. Yine de uğramayı kesmeyip eski yazıları didik didik edenleriniz olmuş. İlgisizlikten bahçesinde ayrık otu türemiş bu evden ayrılmamışsınız. Bunun için minnetarız.

Geçen süre içerisinde gerek içeride, gerekse dışarıda pek çok değişiklik yaşandı. Hiçbiri de yarınların daha güzel olacağını müjdelemedi. Yine de başka bir gün daha yaşamak için hayatlarımıza devam ediyoruz.

Uzak kaldığımız aslında sadece blogumuz değil, sevgili Dicle'mizle de pek uzak kaldık. Nice masadan birlikte kalktığımız, ayakkabılarımızdaki kumu dökmeden eve giremediğimiz, son Efes Dark Brown şişesi için kavga ettiğimiz günler-geceler arasına uzunca aylar girmişti. Neyse ki arayı biraz kapatabildik. Kendisi hayatına başarılı fakat iş yerine sadakati olmayan (yazar burada gülüyor) bir iş kadını olarak devam ederken ben de radikal bir kararla pek hoşlanmadığım bir şehirde yeni bir hayat kurmuş durumdayım. İkimizin de markete gidecek kadar vakti olduğu bir dönemden yeni çıktık. Sorarsanız, ikimiz de iyi; çoluk çocuk yok, aday yok. Esra Erol'luk halden bir önceki safhadayız. Dicle halen Beşiktaşlı, ben halen Fenerbahçeli'yim. Kendisini doğru yola döndürmek için bir kaç senem kalmış olmasından korkuyorum...

Şimdi gelelim dükkanı tekrar açmamıza neden olan yazıya. Mail kutusuna düşen bir mesajda, yazı paylaşmıyor dahi olsak Yol Arkadaşları serisine devam edilmesi rica edilmiş. Şaşırtıcı ve aynı derecede hoş olan bu mailin ardından, yeni bir yol arkadaşları listesi paylaşılması gerekliydi. Öyleyse başlayalım.

1. MGMT - Kids
2. Moby - Extreme Ways
3. Bloodhound Gang - Foxtrot Uniform Charlie Kilo
4. Marty Robbins - Big Iron
5. The Temper Trap - Sweet Disposition
6. Supergrass - Mary
7. Interpol - Tidal Wave
8. The Last Shadow Puppets - Gas Dance
9. Florence and the Machine - Girl with One Eye
10. The Strokes - Metabolism
11. Jamie Lovatt - Everybody's Free
12. the innocence mission - Keeping Awake
13. Oasis - Wonderwall


Bireyin Yanlış Eğitimi - Bütünün Sinir Hastası Oluşu

2014/12/24



- Bunlar nasıl okumuş, kim mezun etmiş?

Okul yıllarımda bu derece farkında değildim; aynı sıraları paylaştığım kişiler yarın bir gün bankaya fatura yatırmaya gittiğimizde basit bir işlemi ağırdan alıp bizi kuyrukta bekletenler, mecliste kürsüye çıkıp bel altı fıkra anlatanlar, kolunuza haber vermeden hart diye iğneyi sokan hemşireler, usta sağda inecek var diyince iki kilometre ötede bırakan dolmuşçular ve en önemlisi gelecek nesilleri olgunlaştıracak akademisyenlerdi.

Evet, aramızdan çok iyi kişiler çıkacağı gibi yukarıdaki örneklere benzer kişiler de çıkacaktı.

Yine de bir Dış Ticaret mezununa ithalat sürecini hatırlatmamız veya bir üretim mühendisine zaten kendi bünyemizde yapacağımız talaşlı imalat payında kalan çatlaktan dolayı yarı mamüle red veremeyeceğini söyleyeceğimiz aklımdan geçmezdi.

İnsanlar bir sorunla karşılaştığında onu çözmeyi angarya, ek iş görüyor. Bana kalırsa bu gerçek teknik/akademik yeterlilikten çok davranış eğitimiyle, eğitim hayatının başından beri kişinin fikir gelişimine çizilen sınırlarla alakalı.

Örneğin okul öncesi öğretmenliği diye bir bölüm var üniversitelerde. Bu bölümden çıkan kişilerin nasıl bir çoğunluğu çocuk psikolojisi yoğunluklu bir eğitim alıyor, "aman mezun olup, kpss'yi halledelim de... oyunlarla, boyama kitabıyla geçer gün, gelsin maaş" mantığında zaman geçirip mezun olabilmek ne kadar mümkün?

Okul öncesinden, lise eğitimine kadar geçen süreçte; yaratıcılığı özendirici kaç ders var? Bu dersleri yürütebilecek kapasitede eğitmen yetiştirme kabiliyetimiz var mı?

Öğrenci başına düşen eğitmen hedefimiz spesifik mi, yoksa -örneğin- "Ankara'da 20 Fizik öğretmeni açığı var, atama yapılacak" şeklinde mi?

Dördüncü sınıftan itibaren okutulan İngilizce'yi kaç kişi yeterli seviyede konuşabiliyor? Cumhuriyet öncesi döneminin eserlerini, anlayabilecek derecede okuyabilmek için kaç yıl ve nasıl eğitim verilmesi gerektiği dizayn edildi mi? Bunun için günlük ders saatini mi artıracaksınız yoksa var olan bir dersi mi kaldıracaksınız, yeterli eğitmeniniz var mı?

Aslında bu işin içinde olanlar çok daha derin sorular sorabilirler, cevaplar aşağı yukarı aynı olacaktır.

Türk Eğitim Sistemi'nin ciddi anlamda bir "tam kapsamlı elden geçirme"ye uğraması gerekli ve bunu yapması gereken kişiler, yeterince açık görüşlü ve idealist kişiler mi? İnsanı karamsarlığa iten de bu.

Ben bir eğitimci değilim lakin günlük hayatta karşılaştığım örnekler beni bu yazıyı yazmaya itti. Bir ülkede eğitimden önce gelen kaç konu vardır ki buna yıllardır değişen hükümetler bir türlü çözüm bulamamıştır? İnsanlar en küçük spor müsabakasında dahi birbirlerine en ağır sözleri söyleyecek duruma geldiyse, ötekileştirme yapılmadan tartışma yapılamıyorsa, konu niye hiç kökten incelenmiyor?

Umarım yeni jenerasyonlar eğitimin, özellikle davranış eğitiminin önemini kavrar da ülke iş ve davranış etiği bakımından biraz daha yukarı taşınır. Yoksa gidişat pek iç açıcı değil.

Interstellar - İlk İzlenimler

2014/11/07


Filmi bu akşam, kalabalık denebilecek bir toplulukla birlikte izledik. İşte Interstellar'dan ilk izlenimler;

Filmin sinemaseverlerin gözünde fark yaratabildiğine inanıyorum. Salondan çıkalı yarım saat olmasına rağmen salonun önünde filmden sahneler, "orada sanki şu fikre bir gönderme vardı" gibi tartışan insanlar gördük.

Düzenli olarak sinemaya giden biri olarak böyle bir şeyi ancak ve ancak Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmlerinin ardından gördüğümü hatırlarım. O da belirli bir kitledir, filmler tarafından yaratılmamış; kitaplardan ve hatta yayınlanmamış hikayelerden de beslenen bir kitledir. Tartıştıkları da genellikle ana kaynağa sadık kalınıp kalınmadığı veya oyuncu seçiminin nasıl oturup oturmadığı ile alakalıdır. Interstellar'da durum böyle değil. İnsanlar bildiğin gönderme yapılan fikri tartışabiliyor. Bunu Türkiye gibi insanların konu ne olursa olsun seçiçi kriterlerinin belirsiz; neyin iyi neyi kötü olduğu arasındaki uçurumun çok büyük ve soyut olduğu bir ortamda görebilmek büyük iş. Bu açıdan çok güzel bir iş olmuş bence. Filmi beğenmeseniz dahi tartışacak şeyler veriyor size. Bu noktaların neler olduğunu spoiler vermeden izah edebilmem zor, vizyondan kalktıktan sonra bir yazı daha yazılabilir gibi.

Filmin içeriğinin spoilerdan uzak kısmına değinirsek; temponun düşeceği ve yükseleceği anlar çok iyi dengelenmiş. Etrafımdaki seyirci grubunda dalıp gitmeler, kopmalar olmadı. Normalde görürsünüz insanlar hemen telefonlarını çıkarırlar. Oyuncu grubu zaten aşina olduğumuz tepe oyuncular. Sadece yüze odaklanarak çekilen sahne sayısı çok fazla. Dolayısıyla aksiyon filmlerindeki gibi genel bir duruştansa işin yüz ifadesi, mimik kısmında yükselen oyuncuların seçilmesi filmi yukarı çıkarıyor. Love and Other Drugs'ın tamamındaki performansı ve Les Miserables'da sadece 16 dakikalık sahnesiyle Oscar dahil pek çok ödül alan Anne Hathaway yine gayet iyi. Matthew McConaughey bildiğimiz gibi. Bu adamın ortalama işi yok. Hep çizginin üzerinde.

Bir görün, izleyin derim. Beğenmeseniz dahi, zamanınızın boşa gittiğini düşünmeyeceksinizdir.

Enkaz Devralmak

2014/10/29


Hayatımız boyunca mutluluk ve hüzün biriktiriyoruz.

Capri Sun paketlerini patlatabildiği için aranan adam olan arkadaşımıza gülerken, beşinci sınıf kantininde hayatımızın ilk hayal kırıklığını tecrübe etmenizi sağlayan mavi gözlü kızı da hatırlıyoruz. Yıllar boyunca topladığımız yük o kadar birikiyor ki, kimimiz için bu yükün hayal kırıklığı tarafı daha ağır basıyor. Hayal kırıklıklarının oluşturduğu bu enkazı paylaşmayı denediğimiz kişiler de bazen beklentinin tam tersini yaparak yeni taşlar bırakıyor bu enkazın üzerine...

İçinden çıkılmaz bir durum gibi görünüyor değil mi? Değil aslında. Sorun biziz.

Mahallede top oynarken camını kırdığınız esnaf "olur oğlum böyle şeyler, yaptırırız" diyip ağlamanızı susturuyorken, kalecinin annesi aynı hafta sizin bilerek sürekli cam kırdığınızı ve çocuğuna kötü örnek olduğunuzu annenize söylediğinde iki yüzlülüğün ne demek olduğunu öğrenmeye başlıyorsunuz.

Koçunuz, sadece son sınıfta olduğu için sizin yerinize başkasına daha fazla süre verince, hayatta aslında pek çok işin kaba tabirle "torpille" döndüğünü anlamaya başlıyorsunuz.

Lisede yakışıklı çocukların yanında olan kızların, üniversitenin sonu yaklaştıkça akıllı çocukların yanına doğru kayışının "para-çokomel eğrisi"ni kanıtlayışına tanıklık ediyorsunuz.

Bir gece telefondan ölüm haberi alınca ayakta kalmaya çalışmayı tecrübe ediyorsunuz

Bilmem kaç dille ve türlü proje başarısıyla bulunduğunuz noktada kalabilmenizin, mesleğinizle alakalı olmayan işleri başarıp başaramamanıza bağlanmasıyla özel sektörü tecrübe ediyorsunuz.

Bu tarz örnekleri kendi geçmiş ve günümüzle bağdaştırarak çoğaltabiliriz.

Tüm bunları yaşarken etrafımızda bize destek olanların yanında, hayatını "ben olsam şöyle yapardım" ile geçiren bir kitle de var. Hepimiz doktor, hepimiz futbolcu, hepimiz birer politikacıyız. Pek çoğumuzun hayatında en çok yaptığı hata kişileri aklımızdaki kalıplara sokmak. "Bana çiçek getirsin, beni sevsin, yalan söylemesin, ayda şu kadar para kazansın, kötü günümde yalnız bırakmasın vs. vs." tamam bunlar güzel şeyler de, siz ne verebiliyorsunuz? Hastalandığında bir tas çorba yapabilir misiniz? Pazar gecesi deli gibi yağmur yağarken "abi bir kişi eksik, ne olur be?" dediğinde 23:00-24:00 halı sahaya gider misiniz?

Bunu lisede ben çok yapardım. Yabancı dilde şarkılar dinliyoruz, bir de sinemada Hollywood esiri olmuşuz ya hani; arkadaşlarım veya kız arkadaşım İngilizce bilmezse birlikteyken o duyguları yaşayamayız, ileride çok sıkıntı çekeriz diye düşünüyordum. Şimdi diyorum ki cidden su katılmamış salakmışım. Büyükelçiliğe eleman mı arıyosun yoksa eş-dost mu? İnsanın başlıca kriteri bu olur mu...

Gelgelelim; tek sebep kökenli, enkazı çok bir insan oldum zaman geçtikçe. Aradığım şeyler bambaşka oldu. Pek tabii, bu geçen zamanda bende aranan noktalar da değişti. İnsan özellikle çalışma hayatına girdiğinde etrafına fazla vakit ayıramamaya başlıyor, çok da seviyoruz işi bahane göstermeyi bu konuda lakin ciddi etkisi var. Arkadaşlarınızla saatleriniz denk gelmiyor, tam zaman yaratıyorsunuz kız arkadaşınız "ben izin aldım, ne yap ne et iki gün boşalt bir yere gidelim" diyor. Birinden birini seçmeye başladığınız yaşlar geliyor. Bu yaşların enkazı uzaklaştığınız dostlarınız ve işinizin size genelde olumlu dönüşü olmayan stresi oluyor.

Peki enkaz kime yükleniyor? En yakınımızda kim varsa. Gün geliyor yükler eve seve paylaşılıyor, gün geliyor balkondan anahtarı atmak sorun oluyor. Yine de günün sonunda bu yükler, yeri geldiğinde enkazlar paylaşılıyor. Ama eşle, ama dostla...

Mutluluğu da hüzünü de tek başınıza yaşamayın. Hele ki Sonbahar'ınızı asla.

Bu yazının yegane yazılış amacı, bugün yan masadaki arkadaşının başını, bir Berkecan yüzünden, Berkecan'ın unutamadığını düşündüğü eski sevgilisi yüzünden yiyen genç arkadaşımızdı. Enkaz devraldığını düşünüyordu... Yazının tonunu yumuşatan da Berkecan'ın tek erkek olmadığını anlatan kısa boylu arkadaşıydı. Uzun ve mutlu bir arkadaşlığınız olur umarım, lütfen yirmi iki yaş enkazınızda boğulmayın. O yığın gittikçe artacak.

Yol Arkadaşları - 13

2014/09/17


Bir yol arkadaşları listesiyle daha karşınızdayız. Hazır Sonbahar yüzünü göstermeye başlamışken, mevsimin şarkılarını sandıktan çıkarmaya başlamalı.


1- MGMT - Electric Feel

2- The Vaccines - If You Wanna

3- Arctic Monkeys - Mardy Bum (Live in Glastonbury, 2013 olursa çok daha iyi)

4- Bloc Party - The Prayer

5- Florence + The Machine - All This and Heaven Too

6- The Last Shadow Puppets - My Mistakes Were Made For You

7- Nicole Atkins - Maybe Tonight (Jools Holland performansı özellikle)

8- Kodaline - High Hopes

9- Portishead - Magic Doors

10- The Civil Wars - Billie Jean (Michael Jackson Cover)

11- Pearl Jam - Elderly Woman Behind the Counter in a Small Town

12- Chris Isaak - Solitary Man



Hiç Edilen Yerli Şarkılar Vol.2

2014/05/15

İlkini yaklaşık dokuz ay önce yazdığım Hiç Edilen Yerli Şarkılar serimizin ikinci ayağına bugün geçebilme fırsatı bulduk.

Yine bir yemek vesilesiyle...

Öğle yemeğinde karşılaştığımız domates çorbası (salça suyu), kabak dolması ve börek menüsünden hafif yana adımlayarak uzaklaştım ve elimi telefonuma atıp etrafı kolaçan ettim. Whatsapp sayesinde yine o anlamsız ve akşam düşündüğümde ne konuştuğumuzu pek hatırlamadığım, lise zamanlarındaki Bursa Heykel ve Adliye tarafı gece sohbetlerinden kalma; bizim dönemimizin "abi" ve "abla"larıyla kıyasıya bir sohbete girdik (yazar burada aslında öğle arası kavramına pek uymadığını ima ediyor ve biraz da artistlik yapıyor gibi).

Bir süredir yazmak istediğim fakat genelleme anlamında olmaması için güzel bir ortam beklediğim Hiç Edilen Yerli Şarkılar'ın ikinci yazısı için gerekli ortamı yakaladım.

Beklenen an gelmişti.

O güzelim, dillere destan lakin klibi olmayan şarkıları arıyorduk beynimizin derinliklerinde...

Bunu neden yaptığımıza anlam veremesek de... Yaklaşık yarım saatte bir aylık Whatsapp kullanımı yapmış olsak da. Yeni bir beşliye karar verdik.

Beşinci sırada; ilk önerinin ardından çok fazla tartışmadan Teoman - Hiç Kimse Bilmez. Klibinin olmaması büyük bir eksik bana göre. Klibinin çekileceği lokasyon bile belli, Foça.


Dördüncü sırada; Kargo - Sürgün. Aslında tüm albümlerini ortaya döksek, yerli B-side'ın kesinlikle ve kesinlikle önde gelen isimlerinden biri Kargo olurdu. Sahi, niye dağılmışlardı?


Üçüncüyü sırada; Sezen Aksu - Şimal Yıldızı var. Hiç hesapta yoktu bu şarkı aslında ve birinin telekon yapıp şarkıyı mırıldanması gerekti hatırlamamız için. Nasıl şanslı bir nesiliz ki bu şarkılara yetişebildik. Önceki yazıda Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Var'ı için yapılan yorum Şimal Yıldızı için de geçerli; kısa film tadında bir klip bu şarkıyı ölümsüz yapabilirdi.

İkinci sırada; Bülent Ortaçgil'in Değirmenler'i var. Birsen Tezer'den Şebnem Ferah'a pek çok kişiden dinledik. Hatta klip mahiyetinde sayabileceğimiz pek çok canlı kayıt bulunmasına rağmen Değirmenler başlı başına öyle güzel bir klip olabilirdi ki... Günün akşama değmeye başladığı vakitte şehrin silüetini yakınlaşarak alan... Eminim hepimizin Değirmenler ile özdeşleştirdiği anlar vardır. Ayrıca bu şarkı, benim listemin birinci sırasındaydı, oylamaya takıldı.


Birinci sırada ise sıralamaya dahil etmeye dahi çekindiğimiz bir şarkı var ki... Barış Manço'nun Gamzedeyim Deva Bulmam'ı. Benim bu şarkıyla tanışmam çok çok geç oldu. Masada rakı varsa aklıma ilk gelen şarkıdır halen. Hem Barış Manço'nun hem de böyle bir şarkıyı bana sevdirenin toprağı bol olsun. Belki de zamanın şartlarından dolayı klipsiz kalmış bu şarkı. Etrafta duyulan pek çok Barış Manço şarkısının arasında Gamzedeyim Deva Bulmam'ın yer almıyor oluşu tamamıyla şarkının ruhuna ihanet etmemek amaçlı bence. Bu şarkıyı berbat etmek gerçekten ihanettir çünkü.


Listeye dönüp bakınca "Hiç Edilmiş" kelimesinin tüm bunlar için yerinde olup olmadığına karar veremiyorum. Belki daha geniş kitlelere yayılamayışın ve saklı kalışın bir nedeni klipsizlik, belki de bu şarkıları değerli kılan olgu. Buna karar verebilmek için bir kaç kişiden daha kalabalık olmak gerek sanıyorum ki.

Bir de rakı masası playlisti gibi olmuş, toplanan insanların fıtratından olsa gerek.

Lady Gaga 2014 İstanbul Konseri ?

2014/04/12

2010 yılında fısıltılar duyulmuştu. Lady Gaga geliyor, gelecek vs. diye çok konuşulmuştu. Sonuç hüsran olmuştu.

Lady Gaga için yine haberler dolaşmaya başladı.“artRave: THE ARTPOP Ball Tour” turnesi kapsamında 16 Eylül’de Maslak İTÜ Stadyumunda konser vereceği konuşuluyor. Henüz kesinleşmedi, hala beklemedeyiz. Ancak 15 Eylül'de İngiltere'de, 17 Eylül'de İrlanda'da konser vereceğini onaylamışken 16 Eylül'de İstanbul'a geleceğine şu an için pek inanmıyorum. Bekleyip göreceğiz.




Portishead 20 Ağustos'ta İstanbul'da

2014/04/10

Konser haberleri bu yaz müzik severlerin yüzünü güldürüyor. Güzel bir haber bugün Portishead'in twitter hesabından geldi. 20 Ağustos'ta İstanbul'da konser vereceklerini açıklayan grup, detayların gelecek hafta belli olacağını belirtti. Gelişmeleri bekliyoruz.


One Love Festival 2014

14-15 Haziran tarihlerinde Parkorman'da gerçekleşecek olan festivalde grupların bir kısmı belli oldu.


Açıklanan gruplardan da anlaşılacağı gibi, bol eğlenceli bir festival bizleri bekliyor.

Babylon Soundgarden 24 Mayıs'ta Parkorman'da

Bu yıl 4. kez alternatif müzik severlerle buluşucak olan Babylon Soundgarden 24 Mayıs'ta Parkorman'da gerçekleşecek.


Bu yıl festivali farklı kılacak olan "Babylon Go Green" konsepti. Festival  doğaya karşı olan sorumluluğunu bu sene festival alanında müzik severler ile buluşturacak.

Şu an için gruplar açıklanmadı. Grupları buradan duyurmaya devam edeceğiz.

Massive Attack & Soundgarden @100%Fest

2014/04/04

Massive Attack geliyor!                          Soundgarden geliyor!

100%Fest kapsamında şu ana kadar headliner olarak Massive Attack ve Soundgarden kesinleşti. 

Festival 6-7 Haziran tarihlerinde Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek. Festivalde yer alacak diğer isimler de önümüzdeki günlerde açıklanacak. Biletler biletix'te satışta.

İlk Defa Aerosmith İstanbul'da!

2014/04/01




Rock'n Roll'un efsane grubu Aerosmith ilk defa Türkiye'ye geliyor. Grup 14 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul'da Maslak İTÜ Stadyumu'nda sahne alacak.

Biraz geç kaldık haberi yayınlamakta ancak Aralık ayında piyasaya çıkan biletlerin satışı biletix'te hala devam ediyor. Fiyatları görünce siz de nedenini anlayacaksınız :)

Metallica By Request, 13 Temmuz, İstanbul

2014/03/18

13 Temmuz Metallica İstanbul konseri ile ilgili gelişmeler devam ediyor.



Konser kesinleşti, grup resmi sitelerinde tur tarihleri arasında İstanbul'a yer verdi. 13 Temmuz akşamı Metallica sevenleri ile Maslak İTÜ Stadyumu'nda buluşacak. Bilet fiyatları 15 Nisan'a kadar 150 TL'den başlarken, 15 Nisan itibari ile 175 TL'den satışlara devam edilecek. 

2014 yılındaki konserlerinde değişiklik yapmaya karar veren Metallica, 18 şarkıdan oluşacak konser playlist'ini seyircilerin belirlemesine karar verdi. Metallica By Request adı verilen bu site üzerinden, izleyiciler oylama ile konserde çalınmasını istedikleri şarkılara oy verebilecekler. 

Biletleri bugün satışa çıkan İstanbul konseri için Master of Puppets, One ve Fade to Black şarkıları şu an için önde gidiyor. Konser gününe kadar devam edecek olan oylamaya bilet aldıktan sonra, size bildirilecek olan kod ile bu adresten katılabilirsiniz. Biletlerin satışı ise Biletix üzerinden yapılmakta. 

Konseri izleyecek şanslı Metallica severlere şimdiden iyi seyiler. 

One Love Festival, 14-15 Haziran Parkorman'da

2014/03/10

'One Love Festival' bu sene tekrar müzik severler ile buluşuyor. Alıştığımız Efes sponsorluğu yerine Pozitif Live sponsorluğunda gerçekleşecek olan festival 14-15 Haziran tarihlerinde Parkorman'da müziği ve müzik severleri buluşturacak. Grup line-upları ile ilgili detaylı bilgileri sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.




Tanıyalım Tanıtalım'da Diziler Geçidi

2014/02/23

Bir süredir ara verdim internet keşiflerime. Onun yerine şehirleri keşfetmeye verdim kendimi. Londra'nın altını üstüne getiriyorum. Arada başka şehirlere de bulaştım. Paris oldu ilk hedefim, sonrası Manchester ve Liverpool. Sırada daha önce keşfettiğim ama hala bir kısmını bilmediğim Amsterdam var. Ancak Londra bir başka. İstanbul'da doğmuş ve büyümüş biri olarak tam bir İstanbul aşığıyım, daha doğrusu aşığıydım Londra'ya taşınana kadar. Bir numaraya Londra oturdu, İstanbul'um ise ikinci sırada şimdilik.
Şehirler, sokaklar, yürümek ve kaybolmak. Bunlar çok güzel. Soğuk günlerde, eve kapanılan anlarda en sadık yoldaşlar tabiki dizi ve filmler. En favori dizilerime burada hiç yer vermediğimi farkettim. Aklıma gelmişken paylaşmak istedim. 
Öncelikle Suits. Aşk öğeleri içeren, izlemesi keyifli ancak çok kafa yordurtmayan, bol laf dalaşlı, sürükleyici bir şey arıyorsanız şiddetle tavsiye ederim. İzlemesi en keyifli ekran ikilisini oluşturan Mike ve Harvey'nin inanması güç avukatlıkları ve yaşadıkları çekişmeler sizi ekrana kilitleyecek, 40 dakikanın nasıl uçup gittiğini anlayamayacaksınız. 3. sezonunda olan diziye bir an önce başlamanızı tavsiye ederim, zira şu an arada olmalarına rağmen hızla diğer sezonlar çok yakında gelmeye başlayacak.

Biraz daha gerilimli, daha kanlı, yine inanması güç bir hikayeyi işleyen, kısmen ağzınızı açık bırakan, nereden kim bana ne zaman saldırabilir diye yolda yürürken düşündürtmeye başlayan The Following. Bir FBI ajanı olan Ryan Hardy'nin ölümlerle dolu geçmişini unutmamasını isteyen ve günlerini daha da çok karanlığa boğmak için canla başla çalışan Joe Caroll önderliğindeki meshebin nefesleri kesen olayları mutlaka izlenmeli. Gerilim ve heyecanın bir dakika bile durmadığı bu dizi başarılı bir drama örneği. Süpriz bir son ile biten 1. sezonun ardından hala 2. sezon için beklemedeyiz.
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine bir göz atiyim sonra izlerim dediğim, başlayıp bırakamadığım, bir oturuşta ardı ardına 4 bölümünü birden izlediğim yeni başlayan 2014 yapımı True Detective

Tehlikeli konuları sorgulatan, izlerken kesinlikle durdurup replikler üzerine bir kaç saniye düşündükten sonra ancak devam edebildiğiniz her bölümü 1 saat uzunluğundaki muhteşem dizi. Din, ölüm, inanç, yalnızlık ve gerçeklik temaları dizide sıklıkla sorgulanıyor. Görüntüler ve çekim açıları olarak da fazlasıyla başarılı. Konusuna gelirsek karşımızda yine bir polis ikilisi var. Dedektif Rust Cohle ve Martin Hart 1995 yılında bir dava üzerinde ilk defa beraber çalışıyorlar ve dostlukları başlıyor. Günümüzde iki dedektifin ayrı ayrı sorgulanıyor olarak gösteren diziden şu ana kadar dostluklarının günümüze kadar gelemediğini öğreniyoruz. İzledikçe diyalogların olayın önüne geçtiği bir dizi olduğunu farkettim. Olaylar yavaş ilerliyor olsada seyretmesi keyifli bir dram. 


"Touch darkness and darkness touches you back."

Metallica 13 Temmuz 2014 İstanbul Konseri

2014/02/19

Bugün çıkan dedikodulara göre babalar 13 Temmuz 2014'te İstanbul'da konser verecek. İstanbul Metallica ile tekrar buluşmak için can atıyor. Ancak şu an için dedikodu çünkü hala resmi sitelerinde tur tarihleri içerisinde İstanbul yer almıyor.

Gelişmeleri paylaşmaya devam edeceğiz.

American Hustle (2013)

Son zamanların gözdesi American Hustle'ı en sonunda fırsat bulup izledim.


Neden bilmiyorum ancak bir şeyleri sevmedim filmde. Belki de Batman serisindeki yakışıklı ve cool hallerinden sonra Christian Bale'ı kel-göbekli görmek biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir.

Film konu kurgusunu işlerken aslında karakterleri git gide derinleştiriyor. Olayların gidişatı az çok tahmin edilebilir olmuşken bile karakterler tahmin edilemez halde ve gizemli. Filim, hikayeden çok karakterlerin ve oyunculukların filmi.

Baş karakter Irving sevgilisi ve iş ortağı Sydney ile iş üstündeyken FBI ajanı Richie tarafından yakalanınca FBI'a dört kişiyi ele vererek hafifletilmiş cezadan yararlanmayı hedeflemektedir. Bu sırada politikacıların işin içine girmesiyle Richie'nin büyüyen hırs buhranları ile olaylar hükümet adamlarına büyük bir darbe planlamaya kadar ilerler. Christian Bale, Bradley Cooper, Amy Adams, Jennifer Lawrence ve Jeremmy Renner. Her bir isim ayrı ayrı takdir edilesi. Göz dolduran, mükemmel oyunculuklar.

Filimden alınacak ders ise şu:
Aslında herkes herkesi kandırır ve bu sırada kendini de kandırır. Önemli olan bu kandırmacalara kimin ne kadar inandığıdır. Çünkü insanların anahtarı aslında inandıkları ve inanmak istedikleri şeylerdir.


İyi seyirler

Shuffle Off, Sam!

2014/02/16

Bazılarınıza garip gelebilecek bir huya sahibim... Yolculuğa çıkacakken müzik çalarıma en sevdiğim şarkıların pek çoğunu atıp evden çıkma gibi bir davranışım yoktur, keza yalnızken müzik dinlerken de. O yolculuğu, o zamanı tek bir şarkıcı/grupla özdeşleştirmeyi severim.

Söz konusu alışkanlığım sayesinde, hitleri dışında pek detayına inilmemiş; nice b-side barındıran albümler ile tanışma fırsatı buldum. Şimdi onlardan bazı örneklendirmeler yapalım. -Sıralama rastgele yapılmıştır.-

Sizin de böyle bir albümünüz varsa yorum kısmımız açıktır!




1. Bush - Razorblade Suitcase

Öyle bir albümdür ki, uzun bir yolculukta kulağınızda kaçıncıya döndüğünü fark etmeden; şarkıları aynı sırayla mırıldanmaya devam edersiniz. Swallowed, Bonedriven, Cold Contagious, Straight no Chaser...







2. Morrissey - You are the Quarry

Zamanın ne kadar hızlı aktığını da hatırlatır daimi olarak...








3. U2 - The Joshua Tree

En az üç jenerasyonun "en" listelerinin ilk sıralarında olduğundan eminim.









4. Karapaks - Akustik 1992-2009

Evladiyelik.







5. RHCP - Californication

Lisede miydiniz, ortaokulda mı? Bunu hatırlamayabilirsiniz fakat Road Trippin çalıp albüm bitince kasedi ne kadar hızlı ters çevirdiğinizi hatırlarsınız sanıyorum ki..






6. Interpol - Turn on the Bright Lights

Bitirme tezi kıvamındaki bir debut albüm. Bu kadar yüksek başlayınca ne yapsalar burun kıvırıldı sonraları.








7. PJ Harvey - Stories from the City, Stories from the Sea

PJ Harvey'in alter-egosunu gördüğümüz albümdür.






8. Soundgarden - Superunknown

Soundgarden dinleyen kişilerin eski sevgilisi gibidir. Sonra hem Soundgarden'dan hem de Chris Cornell'den solo ne geldiyse kendisiyle karşılaştırıldı.






9. Pearl Jam - Ten

En sıkıntılı zamanları bile unutturan bir albümdür. Özellikle Even Flow'dan sonra öyle bir akar ki, ne düşündüğünüz aklınızdan çıkar gider.





10. Nirvana - In Utero

İlk kasetlerimdendi. Bandı walkmanim tarafından kopartılmıştı zamanında da arkadaşım ölmüş gibi üzülmüştüm. Diğer Nirvana albümlerinin yanında niye üvey evlat muamelesi gördüğünü ise asla çözemedim.





11. The Smiths - Queen is Dead

Albüm kapağı gayet sade olmasına rağmen ilk gördüğünüz günkü kadar aklınızdadır. Şarkılar çalarken kapak elinizde döner durur.






12. The Strokes - Is this it?

Pek çok kişiyi The Strokes ile tanıştıran albümdür. Someday ve New York City Cops için alınan albüm, o yıl içerisinde yapılan en iyi harcamalardan birine dönüşür.






13. Iron Maiden - The Number of the Beast

Bu derece başarılı olacağını muhtemelen grup üyeleri de tahmin etmiyordu. Vokalde Paul Di'Anno yerine Bruce Dickinson gelir ve IM için bir milat olur bu albüm.

Girls Season 3

2014/02/04

Bu dizi ile ilgili takıntılı bir haldeyim. Evet yine Girls'den bahsedeceğim.

Dört gözle beklediğim 3. sezon bir kaç hafta önce başladı. Şu ana kadar ilk iki bölümü yayınlandı. Ancak karakterler gittikçe o kadar iyi oturuyor ki şu son iki bölüm kesinlikle izlediğim en iyi iki bölümdü. Dikkatimi çeken şey ise şu oldu; arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu öyle güzel işliyor ki dizi.Sevgili ilişkileri bir yana arkadaşlık temasını işliyor bu iki bölüm.  Arkadaşlıklarımızın-arkadaşlarımızın-arkadaşlık bağlarımızın gerçek olup olmadığını sorgulamadan bir insana hiç adım atabiliyor muyuz? Bence kendimizi biraz bu kavramlarla sorgulamalıyız.

Daha gelecek bölümlerde neler olacak göreceğiz, ancak değinmek istediğim konu 3. sezona hazırlık aşaması. Sosyal medyayı ve en son trendleri kullanarak HBO 3. sezona çok güzel şekilde hazırlandı. Facebook, Twitter ve Vine gibi yaygın kanalların yanı sıra son trend Snapchat ile de dikkatleri başarılı bir şekilde dizinin yaklaşan sezonunun üzerinde topladı. Emoji Dizilerin de sosyal medya kampanyaları olması gerektiğinin mesajını vermek açısından başarılı oldu.

Diyebileceğim tek şey izlemeye devam edip görelim.

The Wolf of Wall Street (2013)

2014/01/30

Son zamanların en gözde filmlerinden The Wolf of Wall Street. Türkçe'ye Para Avcısı olarak çevirilmesi açıkçası pek hoşuma gitmedi; Wall Street Kurtları olsa daha iyi olabilirmiş. Neyse filme geçelim.

Wall Street brokerı olan Jordan Belfort'un hayat hikayesi görsel olarak bir şölen niteliğinde yansıtılıyor. İnsanların en zayıf noktasının daha çok para kazanmak olduğunu fark eden ve bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini bilen Belfort hızla yükseliyor. Filmin en başından sonunun ne olacağı çok belli aslında. Ancak film olay örgüsünü sürdürmekte o kadar başarılı ki 3 saat boyunca bir an bile gözünü kırpmadan seyirciyi kilitleyebiliyor.

M. Scorsese hisleri yansıtma açısından en başarılı bulduğum yönetmendir. Şaşalı hayatın görkemine ekran karşısında biz bile kapılmış giderken alttan vermeye çalıştığı aile kavramı, uyuşturucu bağımlılığı, sahtekarlık konularını başarılı bir şekilde işliyor. Öyle anlar oluyor ki Belfort'a kızabiliyor, ona acıyabiliyor ya da ondan nefret edebiliyor seyirci. Filmin türü komedi ancak gülerken düşündürtmeyi de ihmal ettirmiyor.

The Great Gatsby filminin ardından Leonardo DiCaprio aslında benzer bir karakteri canlandıyor ekranlarda. Şu da bir gerçek ki DiCaprio'ya bu tarz karakterler çok yakışıyor ve hatta bence yüz ifadesine tam oturuyor. Oyunculuğu muhteşem ve kesinlikle izleyiciye kendisini fazlasıyla sevdiriyor. DiCaprio'nun yanı sıra Jonah Hill inanılmaz iyi bir oyunculuk sergiliyor. Birlikte çok iyi bir ikili oluşturuyorlar ekranda. Oyunculuğunu ilk defa izlediğim Hill müthiş bir canlandırma yapıyor ve karakterin hakkını beklenmeyecek şekilde veriyor.

Hayatta birilerini ikna etmenin ne kadar önemli olduğu her saniye işlenen bu 3 saatlik şölen nitelğindeki filmi mutlaka izleyin derim. Çok eğleneceksiniz.


Savages (2012)

2013/12/07

Az olan boş zamanımı film izleyerek karar verdiğim bir akşamüstünü hayal kırıklıklarıyla bitirirken duygularımı ifade etmeden geçemezdim. Bir hayal kırıklığı olarak bkz: Savages (2012)

Oyunculuktan mı başlasam senaryodan mı bilemedim. Filmdeki herşey o kadar kötü ki! Oliver Stone gibi Platoon filmini çekmiş bir yönetmenden böyle bir film beklemezdim. Korkutucu gösterilmeye çalışılmış sahneler, hiç gerçekçi gelmeyen olaylar, abartı kan kullanımı... 

Filmdeki tek güzel kısım (SPOILER) gerçek olmasını ümit ettiğim ilk sondu. Ardından gelen esas son ile hayallerim daha da yıkıldı, boşa harcadığım zamana üzülerek bitirdim filmi. 

İzlemediyseniz, izlemeyin. Benden söylemesi.

Remember, remember!

2013/11/06

5 Kasım günü ve Londra'dayım. Heycanım doruklarda. 1 Kasım akşamından beri yer yer atılan havayi fişeklerle günlerdir merakla bu akşamı bekliyorum. Farklı yerlerde havayi fişek gösterileri olacak. Söylemler yayılmış tüm şehirde. En büyük ve açık alanı en geniş olan parkı seçtim izlemek için. Sabırsızlanıyorum bu çoşkuya katılmak için. Ve 5 Kasım akşamı...

Şunu söylemeliyim ki hayal kırıklığına uğradım. Yıllardır yazıyoruz, yorumluyoruz, paylaşıyoruz. "Remember, remeber, the fifth of November" dilimizden düşmez olur Kasım ayı başında. Ancak burada durum çok farklı. Görkemli şovlar, değerli söylemler beklerken çoluk çocuk eğlencesine dönüştürülmüş bir havayi fişek gösterisi izledim. Ardından lunaparka yönelen çılgın kalabalık ve çocukların eğlendiği bir havayi fişe gösterisi. Burada çoktan yitip gitmiş bir davanın sadece anısı kalmış akıllarda, ruhu çoktan unutulmuş. Geride ne bir maske kalmış ne de bir anti-devrimci söylem. Biz yine de unutmayalım, yazalım tekrardan. İleride anlatacaklar lazım olacak bizlere, her zaman!

    Remember, remember! 
    The fifth of November, 
    The Gunpowder treason and plot; 
    I know of no reason 
    Why the Gunpowder treason 
    Should ever be forgot! 

    Guy Fawkes and his companions 
    Did the scheme contrive, 
    To blow the King and Parliament 
    All up alive. 
    Threescore barrels, laid below, 
    To prove old England's overthrow. 
    But, by God's providence, him they catch, 
    With a dark lantern, lighting a match! 
    A stick and a stake 
    For King James's sake! 
    If you won't give me one, 
    I'll take two, 
    The better for me, 
    And the worse for you. 
    A rope, a rope, to hang the Pope, 
    A penn'orth of cheese to choke him, 
    A pint of beer to wash it down, 
    And a jolly good fire to burn him. 
    Holloa, boys! holloa, boys! make the bells ring! 
    Holloa, boys! holloa boys! God save the King! 

Fifth of November-Reloaded

2013/11/05



Yine bir 5 Kasım gününü, önceki yıllarda yazdığımız yazıyla hatırlıyoruz. Bu 5 Kasım'ın olayı nedir?


Kraliçe 1. Elizabeth 1603 yılında ölene dek sürekli onun baskısı altında yaşamış olan İngiliz katolikler, varisi 1. James'in inançlarına karşı daha toleranslı olacağını düşünürler çünkü James'in annesi de bir katoliktir. Fakat olaylar katoliklerin dilediği gibi gelişmemiş, 1. James sorunun sadece şiddetle çözüleceği fikrini benimsemiştir. Çok sayıda katolik katledilir (Kral 1. James'in katolik olduğu halde tüm bunlara izin verdiğini belirten bilgiler mevcut olmakla birlikte kendisinin katolik olduğunu ortaya koyan net bir bilgi yoktur).

İngiliz Katolikler de buna karşı Robert Catesby önderliğinde gruplaşırlar. Planları Parlamento binasını havaya uçurmak, böylece katoliklere hayatı zindan eden Kral 1. James ve parlamento üyelerini öldürmektir. Planlarını gerçekleştirmek üzere 36 fıçı barutu Lordlar Kamarası'nın kilerine yerleştirirler.

Tekrar düşündüklerinde hareketlerinden masum sivillerin hatta katoliklere yardım eden kişilerin dahi zarar göreceğinin farkına varırlar. Eylemci grubun içindeki bir kaç kişi, isimsiz mektuplar aracılığıyla dost isimleri 5 Kasım günü parlamentodan uzak durmaya çağırırlar.

Mektuplardan biri Kral 1. James'e yakın kişilerin eline geçer ve eylemcilerin planının bozulması amacıyla derhal harekete geçilir. 1605 yılı 5 Kasım gününün erken saatlerinde, fitili ateşlemekle görevli olan Guy Fawkes Lordlar Kamarası kilerinde ele geçirilir, işkence edilerek öldürülür ve parçaları ülkenin dört bir yanına dağıtılır. Bu şekilde yakalanması Fawkes'un adını hareketle bağdaşlaştırır. Devrim hareketinin simgesi haline gelmiştir.

Fawkes başarılı olsaydı şu an katolik bir İngiltere ile karşı karşıya olabilirdik. Din üzerinden gelişen fakat parlamenter sisteme karşı bir eyleme dönüşen bu hareketin başarısız oluşu belki de pek çok dengeyi değiştirdi. Sadece tarih kitaplarında anacağımız bir sistem haline dönüşecekti belki de parlamenter sistem...

Tüm bu olayların ardından her yıl 5 Kasım günü, Kralın ve Krallık makamının güvende oluşunun kutlandığı, onlara sadakatin sunulduğu gün haline gelir. Ülkenin her yanında Fawkes maketlerinin yakılması, havai fişekler ve bol gürültü ile kutlanan bu gece, Bonfire Night adını almış, pek çokları için yeni neslin türlü şaklabanlıklar yaptığı zaman dilimi olarak kabul ettikleri bir günden öteye gidememiştir.



Hiç Edilen Yerli Şarkılar vol.1

2013/08/02

Bugün öğle yemeği sırasında açılan bahis -yaşımızın ve/veya hafızamızın da izin verdiği ölçüde- Türk müzik tarihinde yer alan kliplerdi.

İnternet çağını doğuş dönemlerinden yakalayabilmiş bir nesil olarak, istediğimiz müzik tarzına ulaşımımız, 56k modemler sayesinde biraz yavaş da olsa kolay oluyordu. Rahat ulaşamadığımız albümleri internet sitelerinden, Napster vb ortamlardan edinebiliyorduk. Şimdi ise pek çok şeyi artık cebimize kadar getirebiliyoruz. Öyle ki, Youtube ve Grooveshark gibi servisler internete ulaşımın da kolaylaştığı üzere, müziği depolamayı anlamsız hale getirdiler.

Fakat, fakat, fakat... Eskiden iş böyle değildi. Okuldan gelince çanta atılır ve televizyon karşısına geçince insan Demet Sağıroğlu'nun bir Arnavut Kaldırımı'nı ya da Tarkan'ın Kış Güneşi'ni beklerdi. Çok kaliteli müzik yapılırdı. En azından şimdiki halimle düşündüğüm bu. Pek çok güzel klip ve şarkı tabii ki vardı lakin o kadar güzel şarkılar klipsiz veya rezalet kliplerle heba edildi ki... Bir Glosoli beklemiyoruz ama çok iyi şarkılar, çok yavan kliplerle hiç edildi.

.....

Bugünün konuşmasının içeriğinden alıntı yaparak; hiç edilen kliplerin ilk sırasına Teoman'ın Gemiler'ini koyduk. Epik bir hikaye olabilirdi o klipte. Bir kaç fikir var tabii gruptan çıkan, elin İngiliz'inin bizarre şeklinde tabir edebileceği; vermeyelim burada.

İkinci sırayı blogumda yazmanın bana verdiği yetkiyle; Kargo'nun Kaderin Dizaynı'na verdim. klibinin olmaması hayal kırıklığından öte bir şey bana sorarsanız. Belki de olmayacak diye korktular, anlaşılabilir mi bilemiyorum. Şairin Elinde klibine bakınca da iyi ki yapılmamış diyor insan.

Üçüncü sırada ise Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Var'ı. Kısa film tadında bir klip çok yakışırdı gibi geliyor sanki.

Dördüncü sırayı pek tartışmadan Mirkelam'ın Unutulmaz'ına verdik.

Beşinci ve son şarkımız ise bahsi geçtiği üzere Şairin Elinde. Özellikle ilk dakikalar.

Farkındayım kısır bir liste olduğunun fakat 45 dakikada bu çıkıyor. Devamı gelebilir mi derseniz; elbette.

Çapa derken?

2013/06/21

Güne başladığınız andan itibaren canınızın bir şeyi çok istediğini fark ettiğiniz zamanlar olmuştur. Bir yiyecek olur, bir kişinin varlığı olur, çok çok önceden izlemiş olduğunuz bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkı olur...

İşte böyle bir şey iki gündür yataktan aşağıya adımımı attığımda başıma gelen. Sanki yeni güne uyanmamışım, yorgun aklım yenilenmemiş gibi; Kargo'nun Kaderin Dizaynı şarkısı zihnimde dönüp duruyor. Pek çok kişinin duyduğunda istemsizce başını kaldırdığı bir şarkıdır halen.

Bu yazı ve link belki size de bulaştırır belki bendeki hali.

Tabii sonradan düşünüce, bu durum çapa kavramını da akla getiriyor. Nedir bu çapa?

Duyularımızla algıladığımız uyarımların beynimizdeki etkisi diyebiliriz. Bu ansız bir dokunuş olabileceği gibi duyduğunuz bir melodi ya da hissettiğiniz bir koku da olabilir. Örneğin çok iyi bir arkadaşınızla dışarıda eğlenirken içtiğiniz içkinin tadı, onu kaybettikten sonra size hep o anı hatırlatabilir. En güçlü çapa koku olsa da, anılara ket vuramazsınız.

İnsanların belli davranışlarınıza aşırı tepki vermesi de pekala çapalarla alakalı olabilir. Üzgün bir kişiye gidip de sürekli neyin var demeniz veya omzuna dokunmanız gereğinden şiddetli reaksiyon yaratabileceği gibi; karşınızda tamamen mutlu görünen fakat yan masadaki telefonun melodisini duyduktan sonra yüzü düşen insanlar görmenizi de sağlayabilirler. Zaten kompleks bir varlık olan insanda, çapa kavramı daha da ilginçleştiriyor olayları.

Çapalara fazla takılmamalı, bizleri ilerleyemez halde bırakmalarına izin vermemeli. Satıp kurtulmalı.


Tanıyalım Tanıtalım'da Girls

2013/06/05

Büyük şehirlerde insanlar hep mi mutsuz? Hayat ya da hayata tutunmak bu kadar mı yorucu, bu kadar mı bunaltıcı? Bu meraklarıma karşıma yeni çıkan Girls dizisinde cevap buldum. Evet, size New York'un kızlarından bahsedeceğim.

Karşımıza yaşları 20 ile 24 arasında değişen 4 birbirinden farklı kafada olan kız çıkıyor dizide. Dördü de birbirinden apayrı; dördününde  hayattan istekleri, yaşam beklentileri, yaptıkları işler, hırsları, üzüntüleri sevinçleri her şeyleri o kadar farklı ki hiç bir ortak yanları yok. Dizinin ilk sezonunun ortalarında "neden arkadaşlar acaba?" diye kendimi düşünmekten alı koyamazken durumlar ikinci sezonda daha da değişiyor.

New York'un bekar laydileri diye onları Sex and the City tadında sanıp öyle bir beklenti ile izlerseniz,  hayal kırıklığına uğrarsınız. Kendileri münhasır, tam gerçek hayattan kesit karakterler. Giyimleri, konuşma dilleri o kadar gerçekçi ki dizinin içine izleyiciyi çekiyor.

Amerikan yapımı dizi aslında Amerikan aile hayatı ve yaşam tarzının da ipuçlarını, toplumsal sorunları, bireyselleşmeyi ve bireyselleştirmeyi dizi çok iyi veriyor. Cinsellik ile ilgili rahatlıkları, yenilikleri denemeye açıklıkları; bazı konular üzerine Hannah üzerine verilen felsefi konuşmalar üzerine kafa yorulup, uzun uzun yorumlanabilecek türden.

Bu yazıyı yazmak için iki sezonunu da bitirmek istedim. Sonrasında kendime "ben bu diziyi neden izliyorum?" diye sormadım değil, yalan yok. Ancak karakterlerin her birinde ister istemez kendinizden bir parça buluyorsunuz. Tam " Evet, ben tam Hannah'ım." dediğim anda "Jessa'nın kafasını istiyorum!" diyerek hayretlere düştüğüm oldu. Bu da beni kesintisiz olarak diziye bağladı ve 2 günde 2 sozununu bitirverdim.

Dizinin üçüncü sezonu hazırlık aşamasında. Üçüncü sezonun cast'ı ile ilgili dedikodular dolaşmakta. Ben biraz okudum ancak size diziyi izlemeden okumanızı tavsiye etmem. Çünkü ikinci sezon finali çok sürprizli. Şimdiden iyi seyirler :)