Slavoj ZIZEK ve Udi ALONI konferansı  

yazan dicle

Slavoj ZIZEK ve Udi ALONI, 3-4 Aralık 2009 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesinde POST-İDEOLOJİK DÜNYADA İDEOLOJİ başlıklı muhteşem bir konferansa katılacaklardır.






Konferans programı:

  • 3 Aralık 2009 Perşembe

    13:00 - 15:00 - Slavoj Zizek: 'Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood'

    15:30 - 17:00 - Tartışma & Soru-Cevap

  • 4 Aralık 2009 Cuma

    10:00 - 12:00 - Film Gösterimi: Local Angel (Yerel Melek: 70 dak.). Yönetmen Udi Aloni ile soru & cevap

    14:00 - 16:30 - Film Gösterimi: Forgiveness (Bağışlama: 110 dak.). Yönetmen Udi Aloni ile soru & cevap

    17:00 - 18:30 - Slavoj Zizek ve Udi Aloni: Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: İsrail-Filistin Sorunu

NOT: Konferans ücretsiz olmasına rağmen katılabilmek için rez@encoreistanbul.com adresine mail atarak rezervasyon yaptırmak gerekmektedir.

3. Palto Film Günleri - Filmler  

yazan ' baha '


Filmler açıklandı, geriye sadece programı açıklamak kaldı. O da yakındır diye düşünüyorum. Kulüp sağlam çalışıyor her zamanki gibi.


* Man on Wire

* İki Dil Bir Bavul

* Rumba

* Kıskanmak

* Hunger

* Nord

* Bornova Bornova

* Departures

Özellikle İki Dil Bir Bavul, Kıskanmak, Hunger, 2009 En İyi Yabancı Film Oscarlı Departures ve Nord kaçırılmamalı. Bornova Bornova'yı da çok merak ediyordum, şans geldi kapıya.

2012 - Yeni Bir Hayal Kırıklığı  

yazan ' baha '


Olacak iş değil...

3. Palto Film Günleri  

yazan ' baha '


Adını Rus yazar Gogol'un edebiyata kazandırdığı Palto romanından alan Palto Film Günleri'nin üçüncüsü 8 Aralık 2009'da ilk gösterimini yapıyor. Beş gün boyunca bağımsız sinemadan örneklerin Sinema Anadolu'da gösterimde olacağı etkinlik geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da büyük ilgi çekecek gibi görünüyor. Programa önümüzdeki günlerde Kağıttan Ayakkabılar Blog ve Anadolu Üniversitesi Sinema Kulübü Facebook sayfasından ulaşabilirsiniz. Geçen yıl düzenlenen 2. Palto Film Günleri ile ilgili yazılarımıza da etkinlik konusunda fikir vermesi açısından aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.





Beklenen Gün!  

yazan ' baha '


Beklenen gün geldi. Bu yıl beklentilerin yüksek olduğu filmler arasında yer alan 2012, yarın (13 Kasım 2009 Cuma) vizyona giriyor. İzliyoruz, fakat yazısı vizeler nedeniyle ertelenebilir bir hafta kadar.

Kasım 10  

yazan ' baha '


Yapmamız gerekip de yapmadığımız, söylememiz gerekip de söylemediğimiz her şey için senden özür dileriz. Huzur içinde yat atam, ne kadar rahatsız etmeye çalışsalar da...

Creed Geri Döndü!  

yazan ' baha '


Creed üyeleri yeniden bir arada.


2004 yılı Nisan ayında resmen dağıldığı açıklanan ve sadece Amerika'da 26 milyondan fazla albüm satmış olan rock grubu Creed, 27 Ekim'de çıkan yeni albümleri Full Circle ile birlikte beş yıllık araya son veriyor. Aslında 2009 yılı Mayıs ayından beri bir dedikodudur gidiyordu grubun bir araya gelmesi konusunda ve dedikodular Ağustos ayında doğrulandı, belki de albümün biraz yol almasını bekledi üyeler açıklama için. Ardından Amerika'da gerçekleştirdikleri bir reunion turnesi ile tekrar selamladılar hayranlarını.

Yeni albüm Full Circle, vokalde Pearl Jam'den Eddie Vedder'ı andırması nedeniyle eleştiri alan Scott Stapp'in tarzının da biraz değiştiği ve Creed'in müzikal anlamda daha da olgunlaştığı bir albüm olarak dikkat çekiyor. Özellikle Bread of Shame ve On my Sleeve öne çıkan parçalar.

Geçmişte çoğunlukla vasatın biraz üzeri olarak nitelendirilen Creed, ikinci çağında nasıl yorumlanacak merakla bekliyoruz...

Bir 5 Kasım Hikayesi  

yazan ' baha '


Kraliçe 1. Elizabeth 1603 yılında ölene dek sürekli onun baskısı altında yaşamış olan İngiliz katolikler, varisi 1. James'in inançlarına karşı daha toleranslı olacağını düşünürler çünkü James'in annesi de bir katoliktir. Fakat olaylar katoliklerin dilediği gibi gelişmemiş, 1. James sorunun sadece şiddetle çözüleceği fikrini benimsemiştir. Çok sayıda katolik katledilir (Kral 1. James'in katolik olduğu halde tüm bunlara izin verdiğini belirten bilgiler mevcut olmakla birlikte kendisinin katolik olduğunu ortaya koyan net bir bilgi yoktur).


İngiliz Katolikler de buna karşı Robert Catesby önderliğinde gruplaşırlar. Planları Parlamento binasını havaya uçurmak, böylece katoliklere hayatı zindan eden Kral 1. James ve parlamento üyelerini öldürmektir. Planlarını gerçekleştirmek üzere 36 fıçı barutu Lordlar Kamarası'nın kilerine yerleştirirler.

Tekrar düşündüklerinde hareketlerinden masum sivillerin hatta katoliklere yardım eden kişilerin dahi zarar göreceğinin farkına varırlar. Eylemci grubun içindeki bir kaç kişi, isimsiz mektuplar aracılığıyla dost isimleri 5 Kasım günü parlamentodan uzak durmaya çağırırlar.

Mektuplardan biri Kral 1. James'e yakın kişilerin eline geçer ve eylemcilerin planının bozulması amacıyla derhal harekete geçilir. 1605 yılı 5 Kasım gününün erken saatlerinde, fitili ateşlemekle görevli olan Guy Fawkes Lordlar Kamarası kilerinde ele geçirilir, işkence edilerek öldürülür ve parçaları ülkenin dört bir yanına dağıtılır. Bu şekilde yakalanması Fawkes'un adını hareketle bağdaşlaştırır. Devrim hareketinin simgesi haline gelmiştir.

Fawkes başarılı olsaydı şu an katolik bir İngiltere ile karşı karşıya olabilirdik. Din üzerinden gelişen fakat parlamenter sisteme karşı bir eyleme dönüşen bu hareketin başarısız oluşu belki de pek çok dengeyi değiştirdi. Sadece tarih kitaplarında anacağımız bir sistem haline dönüşecekti belki de parlamenter sistem...

Tüm bu olayların ardından her yıl 5 Kasım günü, Kralın ve Krallık makamının güvende oluşunun kutlandığı, onlara sadakatin sunulduğu gün haline gelir. Ülkenin her yanında Fawkes maketlerinin yakılması, havai fişekler ve bol gürültü ile kutlanan bu gece, Bonfire Night adını almış, pek çokları için yeni neslin türlü şaklabanlıklar yaptığı zaman dilimi olarak kabul ettikleri bir günden öteye gidememiştir.

You May Call Me V  

yazan dicle


V for Vendetta

Remeber remember the 5th of November…

4 Kasım gecesi, saatler 12’yi geçip gün 5 Kasım’a dönünce bu filmi izleyenler bir değişik hissedecektir. Çünkü bir 5 Kasım gününü o duygular ile geçirenler asla ama alsa eskisi gibi olamayacaktır.

Pek çok şeyi eleştiren ve tek bir açıdan alınıp yorum yapılamayacak olan V for Vendetta, izleyicilerin aklına 5 Kasın gününü duvarlara kazınan V işareti gibi isyanın/umudun/haykırmanın/korkmamanın aslında korkulmaması gereken şeyler olduğunu kazımaktadır. Ancak, günümüz şartlarında bu mümkün değildir. Sokaklarda herkese şüpheci yaklaşıp, her telefonda konuştuğumuza/konuştuğumuz konuya, her hareketimize/bakşımıza, her yazdığımıza/okuduğumuza ve ya desteklediğimize/savunduğumuza çok ama çok dikkat etmemiz gereken bir zamanda yaşıyoruz. Filmin savunduğu gibi devletin halkında korkması gereken bir durumun aksine korku ve süpheyle ümitsizce yaşıyoruz. Bu nedenle, 5 Kasım gününü bu filmin etkisinde yaşamak lazım. Böyle geçirilen bir 5 Kasım’ın ardından geriye dönüş yoktur. Unutmayalım, korkularımızın esiri olmadığımız an özgürleşiriz.

Gün içinde bir yazı daha gelecek konunun detayları ile ilgili.

Ünlü replikle bitirelim,

Voila! in view, a humble vaudevillian veteran, cast vicariously as both victim and villain by the vicissitudes of fate. This visage, no mere veneer of vanity, is it vestige of the vox populi, now vacant, vanished. However, this valorous visitation of a by-gone vexation, stands vivified, and has vowed to vanquish these venal and virulent vermin vanguarding vice and vouchsafing the violently vicious and voracious violation of volition. The only verdict is vengeance; a vendetta, held as a votive, not in vain, for the value and veracity of such shall one day vindicate the vigilant and the virtuous. Verily, this vichyssoise of verbiage veers most verbose so let me simply add that it's my very good honor to meet you, and you may call me V.


U2 İstanbul Konseri Biletleri Satışta  

yazan ' baha '


6 Eylül 2010 tarihli U2 konserinin biletleri bugün (2 Kasım 2009) satışa çıkmış durumda. İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadında sahneye çıkacak grubu izlemenin bedeli 50 TL ile 550 TL arasında değişmekte. 550 TL'lik Red Zone biletleri ise ilk günden tükenmiş durumda. Yedi kategori ve bir de Red Zone olarak bölmüşler stadı bilet konusunda. Yedinci kategori sahneye en uzak kısım.


Sahnenin dönerek tüm stada hükmedebileceği gibi tasarlandığı ve sahne hazırlıklarının bir hafta önceden başlayacağı konser ayrıca bir rekor denemesine de sahne olacak. Tek günde en yüksek seyirci çekme potansiyelli mekan seçilmiş durumda ve yanılmıyorsam 90.000'in üzerinde seyirci çekilebildiği takdirde rekor İstanbul'a geçmiş olacak. Tek şehirde en çok izleyici rekoru ise grubun Fransa'da üç gün art arda Stade de France'da verdiği konserler sonucu 270.000 kişi.

Şimdi tüm bunları yazınca Facebook'daki bir milyon üyeli grup kurucuları gibi hissettim kendimi. Tüm arkadaş listenizi davet edin falan. Neyse, biletler satışta efendim.


TRT Saçmalıkları vol. 39656  

yazan ' baha '


Biraz konu dışında yazıyorum bugün. Bir süredir dikkatimi çikiyordu TRT'de yayınlanan para ödüllü yarışmalar.


Bir bilgi yarışmasında yanılmıyorsam 150.000 TL verdiler ve her gün de saçma sapan, mizahtan kilometrelerce uzak ne olduğu belirsiz bir programda para ödülü dağıtıyorlar. Cep telefonlarından aldığımız mp3 çalarlara, otomobillere ve hatta küçük teknelere kadar kesilen TRT vergisinin tahmin edilen dağılımı şu şekilde,

Cep telefonlarından 100 milyon euro,
Kara taşıtlarından 50 milyon euro,
Mp3 çalarlardan 10 milyon euro,
Yat ve uçaklardan 400 bin euro,
Diğerleri 20 milyon euro.

Bunlar kuruma devletin her yıl ayırdığı ve yıl içinde de ekstra çıkardığı ödeneklerden bağımsız olan gelirler. Cebimizden 180 milyon euro'yu aşan paralar kuruma gidiyor, reklam gelirleri hariç.

Sonraları da vatandaşın cebinden çıkan ile ödüllü yarışmalar çekilip bol bol "ödül" dağıtılıyor vatandaşa. TRT özel bir televizyon değil. O kuruma giren her kuruşun hesabı verilmeli, "şuraya bu kadar harcadık, teknolojiye ayak uydurmak için bu kadar harcama yaptık" gibi ama mümkün değil tabi. İspanya Basketbol Ligi, Bundesliga, Formula 1 gibi yayınları almaları şaşkınlıkla ve sevinçle karşılanmıştı ancak görüyoruz ki aslında evimizden iki-üç decoder parası zaten çıkıyormuş her yıl. Şimdi de hangi ürüne ödediğimiz tutarın ne kısmı kuruma gidiyor değişik örneklere bir bakalım bakalım,

%8 Alınan Ürünler

* Cep telefonu, ışıldak, saat, kulaklık, fotoğraf makinesi, adımsayar, kalem, banyo sistemleri, koşu bandı, navigasyon cihazı, buzdolabı, internet radyo cihazı, DVD/VCD Oynatıcılar

%16 Alınan Ürünler

* Mp3 ve Mp4 çalar, TV ve FM kartları, uydu cihazları, ev sinema sistemleri.

Yazıyı yazarken tek bir kaynağa bağlı kalmadım. Ülkenin kutuplarının takip ettiği iki yayın organını kullandım özellikle, Hürriyet ve Haber 7. Eminim ki bu haber de kıyıda köşede kalmış, bazı yazarların köşesinde tek gününü ayırmasından öteye de gitmemiştir. Alıştık yahu kazıklanmaya.

Eskfest'de Öne Çıkan İsimler - Adrian Belew Power Trio  

yazan ' baha '


Dahi gitarist Adrian Belew 2006 yılında kurduğu Power Trio'suyla Eskfest 2009'un konuğu oluyor.


Davulda Eric Slick ve bas gitarda Julie Slick ile birlikte dünyayı dolaşan King Crimson gitaristi Adrian Belew aynı zamanda çok iyi bir vokalist olduğunu King Crimson'ın 1981 tarihli Discipline albumuyle de kanıtlamıştır. Solo çalışmaları da bulunan ünlü gitarist ayrıca Frank Zappa, NIN ve Danny Carey ile de pek çok kez aynı sahneyi paylaşmıştır.

Bilet fiyatları tam 12 TL, öğrenci 6 TL. Kasım ayı başında biletler tükenmiş olacaktır muhtemelen.

Eskfest 2009 kapsamında 12 Kasım Perşembe gecesi 21:15'de Anadolu Üniversitesi Spor Salonunda çalacak grup -vize haftasına rağmen- kaçırılmamalı. 13 Kasım gecesi İstanbul Ghetto'da sahne alacaklarını da ekleyelim. Orada fiyatlar tam 45 TL, öğrenci 35 TL. Biletler Biletix.

Aptallık Çağı (The Age of Stupid)  

yazan dicle




' Why didn't we save ourselves when we had the chance? '

Küresel ısınmanın sonucu olarak iklim değişikliklerini konu alan belgesel film, durumun ciddeyetini anlamak açısından herkesin mutlaka görmesini gerektirmektedir. Gün geçtikçe durum dahada ciddileşmektedir ve insanlar duyarlı olma bilincini kazanmadığı sürece de durum daha ciddi bir hale gelecektir.

Filmde belirli bir kaç markaya çok fazla dikkat çekilmesi kısmen rahatsız etmektedir. Çünkü bir kaç şirket ya da belirli kişiler doğanın bu hale gelmesinden sorumlu değildir. Dünya üzerinde yaşayan ve tüketimin bir parçası olan her bir birey durumu bu hale getirmiştir.

Yapmamız gereken, en hızlı şekilde tüketicilikten çıkıp korumacı olmaktır.

Suretler (Surrogates)  

yazan dicle





' How do you save humanity when the only thing that's real is you? '


Sene 2017 olmuş, insanlar sokaklardan yok olmuş. Var olan tek şey sokaklarda yürüyen robot suretlere dönüşmüş.


Suretler filmi, bu teknelojik gelişme hızıyla 2017 gibi yakın bir tarihte insanların yerini robotlar alacağını, insanların evlerinden çıkmadan istedikleri şekillere ve hatlara sahip suretleriyle hayatlarını yaşayacağını ortaya koymaktadır.


Sanal ortamdan sohbetler, alışveriş, iş takibi, banka işlemleri, kütüphane ve database işlemleri gibi pek çok aktivitenin giderilebiliyor olması günümüzde insanları evlere kapanmaya yönlendiren bir durumdur. Bu durumu eleştirmekte olan film, konu olarak çok güzeldir. Eleştirmek istediği konuyu açık ve net bir şekilde ortaya koymakta hatta eleştirisinin içine yapaylığa karşı da bir eleştiri eklemektedir. Ancak, filmin mutlu sonla bitmesi anlatılmaya çalışan durumun ciddiyetine gölge düşürmektedir. Yine de, işlenen konunun güzelliği için izlenebilir.

Downloading Nancy  

yazan dicle



How late is too late?


Gün gelir, hayat istediklerini vermez sana. Beklemeye alırsın kendini. Ancak, zaman uzadıkça sabrın ve umutların tükenir. İşte o anda 'kayıp insan' olursun. Yitiksindir artık. Hayatın getireceklerini beklemeye kendini mecbur etmiş insan olursun. Ve gün gelir kaybolursun.



Downloading Nancy işte aynen böyle bir film. Film, herkesin içinde gizli olan kayıplık duygusundan oluşan hastalığı çok iyi işliyor. Kayıplık duygusu bir anda gelmez insana. Dereceleri vardır. Öncelikle köşeye çekilme başlar. Daha sonra kendi kendine zarar verme gelir. En son noktayı ise intihar koyar. Peki ama bu duruma nasıl gelinir?



Filmin baş karakteri yitik ev kadını Nancy, kendine ve çevresine gün geçtikçe yabancılaşmaktadır. Çocukluğunu yaşayamamış Nancy'nin çocukça ihtiyaçlarını gereksiz bulan yüksek egolu, kendine düşkün kocası Albert ise Nancy'yi gün geçtikçe dahada çok bir ev eşyası gibi görmektedir. İntihar edemeyen onun yerine bir katil kiralayan Nancy, sessizce bir köşede kendine acı vererek yaşadığı hayattan yine sessizce çeker gider. Geride bıraktığı çok ufak simgeler aradan bir yıl geçince Albert'i Nancy'nin yabancılaşmış haline çevirmektedir.



Boşver diyip geçmemeyi öğreten bu film, etrafımızda yitik olmaya müsait insanların günbegün yok olabileceklerinin farkına varmamız gerektiğini çok açık hatta rahatsız edici, vicdan muhasebesi yaptırıcı şekilde sunmaktadır. Kısa bir söz, ufak bir mimik ya da küçük bir jest bu insanaların sona sürüklenmelerine engel olabilir. Önemli olan bizlere gönderdikleri işaretleri görebilmektir.

The Crow  

yazan ' baha '


"If the people we love are stolen from us, the way to have them live on is to never stop loving them. Buildings burn, people die but real love is forever."

Eskfest'de Öne Çıkan İsimler - Melodias Epicas  

yazan ' baha '


Eskfest yaklaşıyor. 7-15 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek festival pek çok ismi konuk edecek. Bu isimlerden bazılarından bahsetmek istiyorum sizlere.


Festivalin ikinci günü, 8 Kasım 2009, 18:45'de Anadolu Üniversitesi Spor Salonunda sahneye çıkacak Melodias Epicas bunlardan ilki. Vokalde Şebnem Ünal ve piyanoda Renan Koen'in liderliğindeki grup topraklarımız üzerindeki farklı etnik kültürlerin, hatta geçmiş uygarlıkların da izlerini taşıyan tınıları araştırmakla meşgul. Her konserlerinde farklı temalar kullanan grubun Eskfest'de kullanacağı tema ise Ortaçağ'dan Klasik Döneme Eşzamanlı Duyuşlar adını taşıyor. Grup halk ezgilerinden Osmanlı müziğine ve çağdaş bestecilere kadar geniş yelpazeli bir repertuara sahip. Klasik kemençe, gitar ve perküsyon da vokal ve piyanoya eşlik eden enstrümanlar arasında. Yazının sonundaki linkten grubun Myspace sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bilet fiyatları tam 12 TL, öğrenci ise 6 TL.

Grubu 8 Kasım 2009 18:45'de A.Ü. Spor Salonunda dinleyebilirsiniz.

Drag Me to Hell  

yazan ' baha '


Christine Brown'ın iyi bir işi ve mutlu bir hayatı vardır. Kredi ödemelerinde sıkıntı yaşadığından biraz daha esneklik yapmaları için şirkete gelen yaşlı kadının talebini reddetmesi sonucu, kadın tarafından lanetlenmesiyle hayatı değişecektir.


Lanet, Lamia isimli bir kötü ruhun Christine'in peşine düşmesi sonucunu doğurur. Kötü ruhla anlaşma yolunu dahi deneyen Christine, önceleri bu ruhla karşılaşmış bir medyumdan yardım ister, daha önce başaramadığını başarmak isteyen medyum da elinden geleni yapacaktır fakat sonucu değiştirmeye yetecek kadar güçlü müdür?

2009 yılında vizyona girmiş kaliteli korku filmlerinden biri Drag Me to Hell, ülkemizde gösterilmeye başlayalı çok da uzun zaman olmadı. Fırsatınız olursa bir göz atın derim.

Army of Darkness  

yazan ' baha '


Evil Dead II'nin sonunda açılan zaman girdabının içine sürüklenen Ash, kendini M.S. 1300 yılında bulur. Tüfek ve elektrikli testeresi ile kılıçlı insanların zamanına düşmüştür. Bu da kendisinin bir çeşit kurtarıcı ilan edilmesine neden olur. Olaylar gelişir...


Kaleye götürülen Ash, krallığın büyücüsüyle bir anlaşma yapar. Anlaşma Necronomicon'u onlara getirmesi karşılığında Ash'i kendi zamanına döndürmektir. Ash'in yapması gereken tek şey ona gösterilen mezarlıktaki yerinden kitabı sihirli sözcükleri söyleyerek almak ve kaleye getirmektir. Ash kitabı alırken sihirli sözcükleri unutur ve büyük bir ölüler ordusunun uyanmasına sebep olur. Kitabı kaleye getirmiştir fakat beraberinde pek çok şey de onunla gelmiştir. Kendilerine ait olan kitabı geri almak isteyen ölüler kaleyi kuşatırlar. Ash ise anlaşmanın kendi yükümlülüğünü yerine getirdiğini ve gelen ordunun umrunda olmadığını, tek istediğinin kendi zamanına dönmek olduğunu belirtir. Gücü arttıkça vurdumduymazlığı da artıyor anlaşılan. Şartları kabul edilir fakat olayları değiştirebilecek bazı etmenler vardır, belki de Ash kalıp yardım edebilir. Gerçi başta yaptığı vurdumduymazlık başına sonda epey dert açacaktır. Bunu da filmi izlediğinizde anlayacaksınız.

Serinin diğer filmlerinde olduğu gibi aralara sıkıştırılmış gayet iyi espriler var. Ayrıca Ash ve testere elini bu filmde bol bol izleme fırsatını yakalıyoruz.

Sam Raimi'nin yönettiği ve Bruce Campbell'ın ortamlarda fink attığı 1992 yapımı bu film, serinin son filmi olma özelliğini de taşıyor.

Haftanın Beşlisi  

yazan ' baha '


* Evil Dead serisi. Hazır yazılarımız da gelmişken tekrar göz atılabilir.


* Dead Souls. Tercihen Joy Division yorumu.

* Cahillikler Kitabı 3 - Sağlık. Neler varmış meğer...

* "Var Mısın Yok Musun?" yarışmasının sonlanışının kutlanması. Cidden hiç bitmeyecek sandım. Kazanan yarışmacıya bizi kurtadığı için teşekkürler.

* How I Met Your Mother beşinci sezon. Henüz beş bölüm yayınlanmış olduğundan başlamak için fena bir zaman sayılmaz. Önceki sezonlara nazaran sönük seyretse de bir üçüncü bölüm var ki yıllar sonra dahi kendini izlettirir defalarca.

Evil Dead II  

yazan ' baha '


Serinin ikinci filmi Ash ve kız arkadaşı Linda'nın sahibini bilmedikleri bir barakaya girmeleri ile başlıyor. Hemen ortalığı karıştırma eylemine girişiyorlar ki Ash bir ses kayıt cihazı buluyor. Meraklı ve biraz da salak kahramanımız kaydı çalıştırıyor ve 1987 yapımı filmimiz gelişiyor.


Kayıt bir profesöre ait ve Candaria kalesinin arka odalarından birinde bulunan "Ölülerin Kitabı" Necronomicon'u incelemek üzere barakalarına getirdiklerinden, kitapta bahsi geçen yaratığın ele geçirme gücüne sahip bir iblis olduğundan bahsetmekte ve ses kaydından profesörün tercüme ettiği sözcükler yankılanırken Linda çoktan ele geçirilmiştir bile. Onu öldürüp gömen de Ash'den başkası değil haliyle.

Evin sahiplerine gelirsek, Annie -ev sahiplerinin kızı oluyor- araştırma gezisinden Necronomicon'a ait yeni sayfalarla dönüyor ve bunların üzerinde çalışmak için ailesinin barakasının yolunu tutuyor, Ash'i bulmaları ve hikayeyi ondan dinlemeleriyle olaylar çok daha enteresan hale geliyor. Bu kez işler çok daha zor ve karmaşık fakat Ash de korkaklığını üzerinden atmış bir şekilde dikiliyor tüm sahnelerde.

Konunun dışına çıkarsak, The Evil Dead II gerilim-korku öğelerinin yanında gerçekten komik sahneler de barındırıyor. Ayrıca sinema tarihinde karakterleriyle özdeşleşen nesneler arasına bir yenisini ekliyor ki bu nesnenin Freddy'nin bıçak tırnaklarından çok daha etkili olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca yönetmen Sam Raimi bu filminde öncekine nazaran çok daha fazla görsel efekt kullanmış, sinema teknolojisinin nasıl evrim geçirdiğini o sahnelerin ardından anlayabilirsiniz.

Kısacası film geçmişte saygıdeğer bir yer hak ediyor. Her ne kadar saçma sahneler barındırsa da çekildiği tarihi ve bu klişelerin tüm o izlediğiniz filmlerden önce yapıldığını bilmek de önemli bir detay.

The Evil Dead  

yazan ' baha '


Beş kişilik grup arabalarıyla yola koyulurlar. Hedef kervan geçmez yerde ikamet eden ahşap bir evdir. Henüz evin sınırlarına gelmişlerdir ki gariplikler başlar. Aniden duran saat, birden açılan kiler kapısı ve tabii ki o kapıdan içeri giren ahmak-cesur sınırında seyreden bir kişi. Gergin müzikler, sürekli karanlık ve Bruce Campbell'ın oyunculuğuyla yönetmen Sam Raimi'nin arızalı senaryosu The Evil Dead'i ortaya çıkarır.


Kileri kontrol etmeye giden kişiyi hatırladınız, ondan ses gelmeyince esas adamımız Ash de ardından girer ve arkadaşının karanlıkta yaptığı ilkokul menşeili "böö şakası"na maruz kalır. Etrafı incelerken bir tüfek, bir kitap, kemikten bir asa ve ses kayıt cihazı bulurlar. Kitap ile ses kayıt cihazını alıp yukarıya, arkadaşlarının yanına dönerler. Kayıt cihazını dinlediklerinde bunun Candarian harabelerini araştıran bir kişiye ait olduğunu öğrenirler. Bu kişi, harabelerde Sümerlerden kalma; defin büyüleri ile ilgili, insan kanıyla yazılmış ve insan eti ile ciltlenmiş "Ölülerin Kitabı"nı bulmuştur. Kitapta diriltme ve anlaşma yapma ile ilgili yazılar bulunmaktadır. İlk sayfalarında yaratıkların uyku halinde olsalar da hiç yok olmadıklarını ve gerçek yaşama kitaptaki büyüler aracılığı ile geri çağırılabilecekleri yazmaktadır. Ses kaydını biraz daha kurcaladıklarında büyülü sözcüklerin duyulduğu kısma gelirler ve kayıttan yankılanan kelimeler kadim yaratıkları uyandırmaya başlamıştır bile.

Bundan sonrası ele geçirilmeler, saldırılar ve bol kan ile devam eder. Filmin sonunda bir devam filminin geleceği salık verilir, adeta yarıda kesilmiş hissi uyandırılır.

Vizyona girişinden kısa süre sonra filmin gösteriminin Almanya'da yasaklandığını da belirtelim.

****

1981 tarihli bu film 2010 yılında yeniden çekilecek ve yapımcılığını eski filmin yönetmeni Sam Raimi yapacak. Henüz yönetmen ve oyuncu kadrosu belli olmasa da işin içinde Sam Raimi olacağından gayet iyi bir yapımın ortaya çıkacağını rahatlıkla söyleyebiliriz sanıryorum.

Festivale Geri Sayım  

yazan ' baha '


15. Uluslararası Eskişehir Festivali, 7-15 Kasım tarihleri arasında şehri daha da hareketlendirecek gibi görünüyor. Gelenek haline gelmiş bu festivalde müzik, tiyatro, danslar, çocuklar için etkinlikler, sergiler ve sinemanın yanı sıra konferans ve söyleşilere de yer veriliyor.


Festival programına şehrin pek çok noktasından olduğu gibi, yazının sonunda vereceğimiz festival linkinden de ulaşabilir, festival hakkında detaylı bilgiler elde edebilirsiniz . Biletler 16 Ekim'de BİLEM, Anadolu Üniversitesi Sineması ve Eskişehir OGÜ'den satışa sunulacak. Festival biletlerinin tüm öğrenci ve öğretmenlere indirimli olarak satılacağını da ekleyelim.

The Birth of a Nation  

yazan dicle


Sevgili 'baha'nın The Castle of Otranto kitabı için dediği "türe giriş açısından fazla sıkıcı gibi görünse de, bu alandaki ilk eser olması özelliği okunmasını gerektiriyor" cümlesini biraz değiştirip bu filme uygulamak çok mümkün. The Birth of a Nation türe giriş açısından çok fazla sıkıcı olsa da ilk uzun metrajlı film olması özelliği ile izlenmesi gerekiyor.


1915 yapımı D.W. Griffith'in efsane filmi tam 190 dakika. Bu kadar uzun ve sessiz olması, bol sesli bol efektli günümüz filmlerine alışmış biz izleyicilerini bir hayli sıkıyor. Farklı çekim açıları kullanılarak çekilen film için epey bir çaba harcandığı gözlenebiliyor. Günümüz parasıyla 2 milyon dolarlık bir bütçe ile çekildiği düşünülürse savaş sahnelerinin neden o kadar gerçeğe yakın olduğu anlaşılabiliyor. Ayrıca film, Thomas Dixon'un The Clansman adlı kitabından ve aynı isimdeki oyunundan yola çıkarak çekilmiştir.


Film, 1861-1865 yılları arasında gerçekleşen Amerikan İç Savaşı dönemi ve sonrasını konu alıyor. Film iki kısımdan oluşuyor. Güneyli bir aile, kuzeyli bir aileye ziyarete gidiyor ve filmin ilk kısmı böyle başlıyor. Daha sonra savaş başlıyor ve bu iki ailenin fertleri farklı ordulara katılıp birbirlerine karşı savaşmak durumunda kalıyor. Savaş sonrasında gelişen olaylar ise filmin ikinci kısmını oluşturuyor.


Rahatsız edici derecede ırkçı bir bakış açısına sahip olan film, diyalog kısımlarında iç savaş ile ilgili detaylı bilgi veriyor. Kullanılan teknikler açısından sinemaya yenilikler katmasına rağmen, film bir çeşit görüntülü ve yanlı tarih dersi gibi. Filmin beyaz bir Amerikalı tarafından çekildiği göz önünde bulundurulunca, yanlı olması gayet normal. Meydan savaşı sahnelerinin hep geniş açıyla çekilmesi, savaşın kanlı yanını gözlerden uzak tutup savaşta yer alan askerlerle kişileştirme yapmamızı engelliyor.


Tartışmalı konuyu bir kenara bırakıp, sinemaya kattığı yenilikleri incelersek filmde:
  • Geniş açı çekimleri,

  • Panaromik alan çekimleri,

  • Uzun süreli çekimler,

  • Farklı açılardan yapılan çekimler,

  • Karakterle ya da olayla beraber hareket eden, kayan veya gezinen çekimler bulunmaktadır.

Sırf film için bestelenmiş özel orkestra müziği film boyunca sürmektedir. Müzik, gerilimin artıp azaldığı kısımlara göre çok iyi bestelenmiş ve filmdeki duyguları izleyiciye iletmek açısından gayet başarılı.


Konu açısından eleştiriye çok açık olmasına rağmen, günümüzde film sektörünün ne kadar ilerlediğini görebilmek ve ırkçı fikirlerin nerden nasıl ortaya çıktığını öğrenebilmek için izlenmelidir.

The Last Time I Saw Paris  

yazan dicle

Dün izlediğim, 1954 yapımı romantik komedi The Last Time I Saw Paris filminden biraz bahsetmek istiyorum.



Film, Amerikalı Jazz Age yazarı F. Scott Fizgerald tarafından yazılmış Babylon Revisited adlı kısa hikayenin fazlasıyla çarpıtılmış bir versiyonudur. Hikayeyi okuduktan sonra filmi izlemek fazlasıyla kafa karıştırıcı oluyor. Çünkü, hikayenin beklenen olay kurgusu filmin ancak sonlarına doğru yer alıyor. Hikayenin bahsedildiği kısma gelene kadar filme hikayede bulunmayan pek çok kişi konuk oluyor ve farklı olaylar geçiyor.

Başrol oyuncularından Elizabeth Taylor, filmde rolünü çok güzel canlandırıyor. Her daim enerjik ve capcanlı haliyle, izleyiciyi filme çekiyor. Yardımcı kadın oyuncu rolünde ise Donna Reed gayet başarılı. Ancak, Frank Capra'nın It's a Wonderful Life filminden beri değişmeyen tutuk ve neredeyse konuşmaya çekinen karakter canlandırmaları, bu filmde de bol bol yer alıyor.

Filmi bulması biraz zor ancak fazladan iki saatiniz bulunduğunda izleyebileceğiniz bir film. Yine de insana tavsiyede bulunurken 'izlemezsen olmaz' dedirtemiyor.

****
Filmi bulmak konusunda sıkıntınız olabilir, küçük bir google araması sonucu internetten de izleyebilirsiniz.
****