Uyarı!

Bu blogda sinema, kitap ve müzik ile ilgili yazılar bulabileceğiniz gibi; deli saçması üretimlerimizle de karşılaşabilirsiniz.

Yazarlar

Das Boot Cnbc-e Ekranlarında..

2008/09/29


Nacizane fikrim, en iyi savaş filmlerinden biri olan 1981 yapımı Das Boot, bu akşam (29 Eylül 2008) 22.00'de, eğer kaçırır da gece izlemek isterseniz 02.30'da Cnbc-e ekranlarında..

Ara

2008/09/28


Bayram tatilini değerlendirmek üzere evimize doğru yol almış bulunuyoruz. Bu süre içerisinde de sanırım bir kaç tatil planı değerlendirilecek, sekiz günlük bir boşluktan söz ediyoruz..

Yol Arkadaşları - 5

2008/09/23


1- Matt Uelman - Tristram (Diablo OST)

2- Terence Blanchard - 25th Hour Finale

3- Radiohead - All I Need

4- Zeljko Joksimovic - Lane Moje

5- Mana - En el Muelle de San Blas

6- Pearl Jam - Better Man

7- Amorphis - My Kantele

8- Jeff Buckley - Lover, You Should've Come Over

9- Manic Street Preachers - Everlasting

10- The Smiths - There is a Light that Never Goes Out

Haftanın Beşlisi

2008/09/21





* Iron Maiden, Dance of the Death ve Rainmaker dolu bir hafta.

*Metallica, Death Magnetic, olmamış ya da biz çok fazla şey bekliyoruz-istiyoruz. Yine de St. Anger'dan iyidir.

*La Antena, beşliye alalım, hafta sonuna doğru bir de inceleme yazalım..

*Cahillikler Kitabı, NTV Yayınlarından çıktı, 7. baskıyı yapmış durumda. İçindeki bilgiler bol bol " hadi canım..." dedirtiyor insana. Fiyatı da gayet makul.

*Young Adam, ilerledikçe sarpa sarsa da iyi bir film.

El Orfanato

2008/09/20


Bu kez yapımcı Guillermo Del Toro. Yönetmen koltuğunda Katalan yönetmen Juan Bayona var. Hikaye ise Del Toro'nun alıştırdığı cinsten, gerçek hayata sıkıştırılmış fantastik olaylar..


Laura ve Carlos adlı çift, Laura'nın yetiştiği yetimhaneyi satın alır ve burada yaşamaya başlarlar. Evlat edindikleri Simon ise çok hastadır ve günlük bakıma ihtiyacı vardır. Simon kendine "hayali" arkadaşlar edinip onlarla oyunlar oynayarak geçirir vaktinin çoğunu. Hayali arkadaş kavramından pek şikayetçi değildir ailesi, çünkü etrafta arkadaş olabileceği insanların oturduğu tek bir ev dahi yoktur, çevredeki yegane yapı eski bir deniz feneridir..


Bir gece deniz feneri ve civardaki bir mağarayı soran Simon'a sabah seni oraya götüreceğim der Laura sonradan olacakları bilemeden. Sabah olur, Simon mağarada yeni arkadaşlar edinir, ne var ki bu arkadaşlar gizemli oyunlardan hoşlanır ve Laura için de pek yabancı değillerdir. Simon'un ortadan kaybolmasıyla olaylar gelişir..


Sevgi hikayesiyle harmanlanmış bir gerilim filmi diyebiliriz Yetimhane için, kesinlikle izlenmeli..


Cengiz Han


Film beklenmeyecek derecede güzel. Yönetmen Sergei Bodrov, özel efektlerle süslenmeden ve abartılı savaş sahneleri koymadan da güzel bir film çekilebileceğini göstermiş. Tam anlamıyla epik bir yapıt çıkarmış ortaya..


Timuçin'i canlandıran Asano Tadanobu ise gerçekten harika bir oyunculuk sergiliyor. Moğol boylarındaki gelenekler ve bunların zamanla yozlaşması, Timuçin'in kısa bir süre olsun rahat duramadığı yaşamı ve ordan oraya sürüklenişine tanık oluyoruz filmde.


Hikaye Timuçin'e eş seçmek için stepler boyunca yol alan Timuçin'in babası Han Esugei 'nin, dönüş yolunda bir yemek sırasında ikram edilen sütten zehirlenerek öldürülmesiyle başlar. Otorite boşluğunu fırsat bilen Esugei'nin adamlarından Targutai'nin asiliği, Timuçin'in cesareti, eşi Börte ve kardeşim dediği Jamukha etrafında dönen harika bir kurguyla ilerler. En dikkat çekici nokta ise keşiş ile Timuçin'in diyaloglarıdır şüphesiz.


Filme yöneltilen eleştirilerden biri savaş sahnelerinin gereğinden az yer kapladığıydı, ki bu sürekli savaş halinde olan bir Hanedanlık için pek olası bir durum değildir. Fakat bu hanedanlığı ve kişiliği ele alış açısının savaş alanındaki yetenekleri olmadığını her sahnede belgeliyor yönetmen ve bu eleştiriyi çürütüyor..


Rus yönetmen izlenmeye değer bir film ortaya koyuyor..

The X Files : I Want to Believe

2008/09/15


İşte yılın fiyaskosu.. Karakterleri bu kadar zorlama bir hikayeye uydurmaya çalışırsanız sonucun farklı olmasını bekleyemezsiniz..

Dana Scully ve Fox Mulder aynı evdeler.. Scully kendini doktorluk mesleğine vererek izleri silmeye çalışırken Mulder rahat duramıyor ve bir araştırmaya danışmanlık yapmak için göreve dönüyor. Hiper mega sapıkça deneylere alet edilmek için kaçırılan insanlar serisine bir de ajanın eklenmesiyle gelişiyor olaylar. İzlemeyin sakın..

Film veya konusu hakkında bir şey yazamıyorum çünkü geçmişe saygısızlık etmek istemiyorum. Xzibit'i ajan olarak izlediğimiz bir filmden bahsediyoruz. En azından serinin özgünlüğüne gölge düşürmeseydiniz diyorum ve yorumu sizlere bırakıyorum..

Hellboy II : The Golden Army


Guillermo del Toro yönetmenliğinde geliyor serinin yeni filmi, ilkinden daha güzel olmakla birlikte yine de çok fazla şey vaadetmiyor seyirciye..


Night Elf ya da Dark elf diye tabir ettiğimiz karakterler giriyor bu kez hikayenin içine.. İnsanlarla olan savaşta yenilmez olabilmek için, Elf kralının emrine verilmek üzere Altın Golemlerden oluşan bir ordu yapma teklifiyle gelen goblin demircilerin ustasının teklifi, kralın oğlu Prens Nuada'nın da baskısıyla babası tarafından kabul edilir ve ordu yapılır. Orduyu kontrol edebilmek için bir altın taç da yapılmıştır orduyla birlikte. Bunu giyen kişi orduyu kontrol edecek kişidir.. İnsanlar tekrar saldırıya geçtiğinde ise tam bir katliam gerçekleştirilir duyguları ve merhameti olmayan Altın Ordu tarafından, bunu goren Elf Kralı kararından pişmanlık duyar, orduyu geri çağırır ve tacı üç parçaya böldürür. Tacın bir parçasını insanlara verir. Kalan iki parçanın birini kendisi alır, diğerini de Prens Nuada'nın ikizi Prenses Nuala'ya verir. İnsanların sözüne güvenmeyen Prens Nuada ülkesinden sürülür ve en ihtiyaç duyulduğu anda geri geleceğini söyler. Altın Ordu da dünyanın bilinmeyen bir yerine kapatılır ve barış yapılır..


Yıllar önce ortadan kaybolan Prens Nuada, Altın Ordu'yu çağırıp uyanışı gerçekleştirebilmek için tacın parçalarının peşine düşer ve yolları Hellboy ve ekibiyle kesişir. Bu arada Abe Sapien'e dikkat..
****
Bu filmde Hellboy aşkla tanışacak, aynı zamanda da fedakarlık yapmayı öğrenecek. Hellboy'un geleceği hakkında da pek çok fikir sahibi olmamızı sağlayacak..

Anket Hakkında

2008/09/14


Blogun deniz feneri teması bazı arkadaşlara dokunmuş sanırım, ne alaka diyerek geçiştiriyorum fakat bir anket de yapmak istiyorum konuyla ilgili..

Malum, bildiğimizden farklı şekilde aydınlatan bir "Deniz Feneri" vakası var şu günlerde, google services da meseleyi daha önceden gördüğü için deniz feneri temalı bir arka plan tasarlamış, blogspota eklemiş. Mail atan gerçekten ilginç bir arkadaş da temayı değiştirsem çok daha güzel olacağını söylemiş, soralım arkadaşlarımıza durum nedir?

The 69 Eyes

2008/09/13


Kendi deyimleriyle bir "Goth'n'Roll" grubundan bahsedeceğiz, The 69 Eyes..

90lı yılların başında Helsinki'de kurulan grup, vokalist Jyrki ve davullarda Jussi'nin başarısıyla tanınıyor daha çok. Jyrki'nin vokalindeki Peter Steele havası ve Jussi'nin davulundan yayılan The Misfits tınıları da grubu çekici kılan nedenlerden. Grup sahneye hakim, canlı kayıtlarında en ufak bozulma olmuyor. Diğer Finli gruplardan The Rasmus ve HIM ile de çalışan The 69 Eyes, ilk albümünü 1992 yılında Bump 'n' Grind adıyla piyasaya çıkardı. 1994 yılında Motor City Resurrection, 1995'de Velvet Touch'ı barındıran Savage Garden ve 1997'de Wrap Your Troubles in Dreams albümleri ile piyasaya tutundu. Grubun yükselişi 1999 yılında çıkardıkları Wasting the Dawn albümü ile başladı. Hand of God, All-American Dream ve Wasting the Dawn şarkıları ile büyük bir patlama yaptılar. Klibinde Ville Valo'nun, Jim Morrison hayaleti olarak karşımıza çıktığı Wasting the Dawn halen pek çok kişi tarafından grubun en iyi şarkısı olarak nitelendirilir. 2000 yılında çıkan Blessed Be albümü ise grubun tepe noktasıdır. Ben dahil pek çok kişi bundan daha iyi bir albüm yapamayacaklarını düşünmüştür ve öyle de olmuştur. Framed in Blood gibi bir şaheser barındırır. Brandon Lee, Angel on my Shoulder ve The Chair de bu albümdedir. 2002 çıkışlı Paris Kills albümü ise grubun şehir takıntısı olduğunu öğrenmemizi sağlar. Betty Blue ve Still Waters Run Deep bu albümün en büyük armağanıdır bizlere.. Bu tarihten sonra 2004'de Framed in Blood ve 2007'de Angels adlı iki albüm çıkarmış olsalar da, iki albümden sadece Feel Berlin şarkısını "gerçekten iyi" olarak nitelendirebiliriz.. Grup son olarak 2008 Ocak-Şubat aylarında Hollywood Kills adlı bir DVD sürdü piyasaya. Bam Margera önsözüyle başlayan ve 17 canlı performans barındıran bir çalışma yapmışlar. Ana hatlarıyla güzel fakat "Best of" tadındaki bu çalışmada Still Waters Run Deep'in bulunmayışı bir eksi olarak yazılır hanelerine..

Grup, şarkılarındaki geçiş bölümlerine çok önem veriyor, ilk kez dinleyen kişiler grubu genellikle geçişleriyle akılda kalıyor sözleriyle tanımlarlar, bunun nedeni aslında geçişlere verdikleri önem değil, arka plandaki müziklerin değişken olması ve aynı riffler kullanılıyor gibi görünse de tonların sürekli değiştirilmesi. Bu sayede şarkılar sürekli canlı tutuluyor. Şarkıların uzun olmayıp insanı sıkmayışı da artı bir özelliktir bu tarz gruplar için.

Kendilerine Helsinki Vampires gibi tamamen saçma bir takma adı layık gören, kaliteli işlere imza atmış bir grup var karşımızda. Linklerle bitirelim,

The 69 Eyes - Framed in Blood

The 69 Eyes - Wasting the Dawn

Death Magnetic

2008/09/10


Albüm loopta. Yazımız yakında..

Haftanın Beşlisi


* Mana, Labios Compartidos ve En el Muelle de San Blas'dan vazgeçilemiyor..

*Tadım Pizza, Bursa Zafer Plaza'daki şubelerine konuk olduk, Mexican'ı harika. Bazı kişilerin dediğine göre domates çorbası da gayet güzelmiş :)

*Full Metal Jacket, arşivden çıkarıp tekrar göz atmalı.

*Heroes of Might and Magic III, aslında dördüncüsünü saymazsak tüm seri bir efsane.

*2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası Elemeleri, 12 Dev Adam'ı takipteyiz.

Aynalar


Yönetmen koltuğundaki Alexandre Aja bile pek çok kişi için bu filmin izlenme sebebidir. Kadroya bir de Kiefer Sutherland'i ekleyince beklentilerin biraz daha yükselmesi söz konusu..


Aslına bakarsanız içinde zombiler, iskeletler veya cin-peri olmayan korku filmleri ile pek karşılaşmıyorduk son zamanlarda, en azından korku temasının hakkını verenlerle. Filmin türdeşlerinden ayrılmasını sağlayan Tepenin Gözleri'nin yönetmeni Aja, en iyi yaptığı işi yaparak görselliği iki kademe yukarı çekmiş bu filminde. Kiefer Sutherland ise donuk yüz ifadeleri konusunda Keanu Reeves ile yarışamasa da filmin final sahnesindeki oyunculuğu kaç aktör bu denli verebilir, açık bir fikrim yok doğrusu..


Herkesin aklından geçmiştir aynaların aslında ne kadar ürkütücü olabilecekleri. Kendinize bakarken arkadan başka bir yansıma görmek, ya da sonsuz kırılmanın içinden çıkabilecek bir kolun sizi boyut kapısı tadında yanına çekmesi.. Film de bu ayna temasını gayet iyi işleyerek, yüze göze bulaşması pek bir olası konuyu gayet iyi kotarmış. Yalnız filmden çıkarken düşündüğüm bir şey vardı, acaba bu film Hollywood değil de Uzakdoğu sinemasının bir ürünü olsaydı?..

Zohan'a Bulaşma

2008/09/09


Sonbahar çerezi isteyenlere Adam Sandler ve Emmanuelle Chriqui'den güzel bir seçenek var önümüzde, Zohan'a Bulaşma..

İsrailli eski bir anti-terör uzmanı ve aynı zamanda yaptığı her hareketiyle "Captain Awesome" Zohan, sürekli savaşmaktan sıkılarak Orta Doğu'nun kasvetli havasından Birleşik Devletler'e yol alır. Hayali "saçlara ipeksi bir dokunuş katmak" olan Zohan -yeni adıyla Scrappy Coco-, hünerlerini sergileyebilmek için öncelikle Paul Mitchell'ın kapısını çalar fakat pek de hoş karşılanmaz. Dalia'nın işlettiği bir köşe başı kuaföründe yere düşen saçları toplamak konusunda -ücretsiz- olarak işe başlar fakat makası bir an önce eline alıp işine koyulmak istemektedir. Bir gün salondaki kuaförlerden biri işi bırakır ve Zohan şansını dener, saç kesiminin yanında müşteri memnuniyeti odaklı(!) çalışma tarzı, köhne salonun her gün insan kuyruğuyla açılış yapmasını sağlar. Dalia'ya kayan kalbi de Filistin-İsrail konusuna girmiştir.. Kuaförlük mesleğine tutunmuşken Orta Doğu'dan düşmanları onu tanıyarak arkasından oyunlar çevirmeye başlamışlardır bile..
Filmde dikkat çekici noktalar fazlalıkta. Ezeli düşmanı Fantom ile aralarındaki çekişme ise gerçekten komik olabiliyor. Evinde kaldığı arkadaşının annesiyle yaşadıklarından humus aşkına kadar her şeyiyle ilginç bir karakter yaratılmış..

Sonuca bağlamak gerekirse gidin, görün, eğlenin. Geçen zamana değecektir..

Şöyle oldu böyle oldu - 3


Kayıtlar, yer ayarlama ve az biraz kafa dinleme derken habersiz bir ara vermek zorunda kaldık. Arada isteyerek veya istemeyerek (!) izlediğimiz filmlerden bahsedeceğiz tabii ki fakat öncelikle sabırla her gün linkimize tıklayan arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Cuma okul açılacak ve kendimize ayıracağımız vakit artacağından blogun kuruluş amacını daha iyi yerine getirebileceğiz diye umuyorum..